23 Ağustos 2017 Çarşamba

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.

                                                               

Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim). 

UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.

                                     

Bir boomads advertorial içeriğidir.

18 Kasım 2016 Cuma

"ÇOCUĞU ALTIN TEPSİDE SUNUYORLAR" - CNN TÜRK

CNN Türk spikeri Büşra Sanay cinsel istismar suçu ile ilgili yapılan son düzenlemeyle ilgili Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ile görüştü. Başbakandan konuyla ilgili randevu istediklerini vurgulayan Güllü, "Çocuklarınız yolda yaş sınırı olmadan, her yaştan olan çocuklar kaçırılıp tecavüz edilir ve bu kişi sonrasında tehdit ederek çocuğu, hele yoksul kesimlerde aileyi tehditle ikna eder ve evlenerek bu işten cezasız sıyrılabilir" diye konuştu.
Dün akşam saatlerinde mecliste Türk Ceza Kanunu'nda, cinsel istismar suçunda mağdur ile failin evlenmesi halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya cezanın ertelenmesine imkan veren düzenleme TBMM Genel Kurulu’nda tartışmalara yol açtı ve sosyal medyada da tepkiler gelmeye başladı.

Peki bu düzenleme yasalaşırsa ne gibi sonuçlar doğurur, neden böyle bir ihtiyaç duyulmuş olabilir, tepkilerin etkisi olur mu? Tüm bunları Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü’ye sordum.

- Neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu sizce?

Canan Güllü: Zamanı biraz geriye sarmalıyız bu sorunuza cevap verebilmem için. 2016 Mayıs ayında kurulmuş olan Boşanma Komisyonu bir taslak rapor hazırlayıp muhalefet milletvekillerine gönderdi. Konu kadın olunca uzmanlık alanımız diye bize gönderilen bu raporda yer alan maddelerden biriydi tecavüzcüsüyle evlendirme önerisi. Yani, TBMM komisyonu dinlediği onca kişiden ve dinlemediği bizden saha da çalışma yapan örgütlere inat böyle bir maddeyi öneriyordu. Bahanesi de içeride tutuklu bulunan küçük yaşta kaçarak evlenenler hakkında kamu davasının düşmesi için. Kendilerine böyle çok sayıda talep geldiği için. Şimdi de torba yasa içinde hiçbir görüşme yapılmadan konuşulmadan piyangodan çıkar gibi gündemimize girdi. Aslında hükümetin aylardır zaten gündemindeydi.

- Aslında belki de cezaların arttırılması beklenirken, böyle bir düzenleme yapılması şaşırttı mı sizi?

Canan Güllü: Beni bu hükümetin kadın ve çocuk konusunda atacağı hiçbir geri adım şaşırtmaz artık. Karaman’da yaşanan cinsel istismar vakalarından sonra ve “Bir kereden bir şey olmaz” diyen bir Aile Bakanı gördükten sonra…

Gözden kaçırılan şu. Bu ülkede özellikle son aylarda artan çok istismar var. Bunların nedenini neredeyse sokaktaki herkes bilmekte. Bizim işlettiğimiz acil yardım hattına gelen çağrıların inanın bir çoğunda bu konuda destek isteniyor. Anayasa Mahkemesi'nin geçtiğimiz aylarda iptal ettiği TCK 103. 1-2 maddesi de zaten 15 yaş altı ile üstü arasında ceza süresi bakımından bir ayrım istiyor.15 yaş üstünde gerçekleşen istismarı rıza sınıfına dahil etmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla biz bekliyoruz ama hükümetin hiç o tarakta bezi yok diye bir atasözü ile durumu izah edeyim.

Hatırlarsanız bu konuda Viyana havalimanı ve İsveç bakanı ile bir çatışma yaşanmıştı. Bu yasal boşlukta mahkemelerin askıda kaldığına dair ve bir bardak suda fırtına kopmuştu. Şimdi bu önerge ile tüm dünyaya rezil oluyoruz. Nasıl anlatacağız bu durumu? Devlet kız çocuklarına tecavüz edenle evlendiriyor çocuklarını ve o kızlar da çok mutlu oluyor yalanına.

- Tecavüze uğrayan kişi bu düzenlemeyi duyunca ne düşünmüştür sizce?

Canan Güllü: 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Ceza Kanunu'ndan önce tecavüz eden 5 kişi de olsa 1 kişi evlenirse diğerleri aklanıyordu ve ceza almıyordu. Hatta bu konuda halkımızın aklında kalan Fatmagül’ün Suçu Ne adlı bir dizi de var hafızaları tazelemek için. Kadın örgütlerinin ciddi bir mücadelesi sonucu çıkarılan yeni TCK da bu madde düzeltilmiş ve kişi şikayetçi olmazsa bile, kamu davası olarak devlet suçlunun yakasını bırakmayacaktı. Bu bizlerin en büyük kazanımıydı. Hatta o yasada hayat kadınına da tecavüzde ceza az verilirdi nasılsa o mesleği icra ediyor diye. O haksızlıkta giderilmişti.

Bir ara yargıtayda bir toplantıda da gündeme gelmişti tecavüzcüsü ile evlendirelim dosya birikti diye. Ben o zaman da sayın yargıca şöyle demiştim. Kavga ettiğiniz biriyle sizi aynı yatağa koysalar siz ne düşünürdünüz. Bu tecavüz olayı evlilikle sonuçlandığında aynı tecavüzü her gece bir kadının yaşamasını anlamaktan yoksun zihniyetlere söyleyecek kelime bulmakta yetersiz kalıyor dimağım inanın. Varın siz tecavüze uğramış kadının düşüncesini hayal edin. Bu duyguyu yaşamamışların yaşayanlar adına karar vermesi iç acıtıcı.

- Adalet Bakanı Bekir Bozdağ konuşmasında, caydırıcı olabildiğini gördük dedi. Peki geçtiğimiz yıllara baktığımızda oranlarsak eğer, son yıllarda gerçekten tecavüz suçu azaldı mı ki bunun bir caydırıcılığı olabildiğinden bahsetti Bozdağ? Ya da bu söylemi neye dayandırarak caydırıcı olabildiğini ifade etti sizce?

Canan Güllü: Karşımızda toplu istismarları kabul etmeyen, kadınlara tecavüzü kadının suçu gören tahrik ve rıza konusu ile erkekliği öncelikleyen bir zihniyet var. Herşey benim dediğim şekildir diyerek kendi bayanlarını ortaya koymaktalar. Son bir ayın taciz ve tecavüzü çetelesine bakmasını tavsiye ederim sayın bakana sokaktaki kedi ve köpeklere tecavüz eden bir halk var artık sokakta. Ne azalması, neyin caydırıcılığı. Yaptığı suçun cezasını çekmesini önlemekle caydırıcılık mı olur?

- Tecavüz suçunda cezaların caydırıcı olduğunu düşünüyor musunuz?

Canan Güllü: Biz, ceza faslına gelmesin diye uğraşıyoruz. Yani kadını birey gören zihniyet için tüm gayretimiz. Hep söyleriz ceza caydırıcı olsaydı İran’da tecavüz suçunun cezası idam. Buna rağmen hala suç devam ediyor.

- Yasalaşır mı sizce ve bu düzenlemeye gelen tepkiler ne kadar etkili olur yasalaşıp yasalaşmamasında?

Canan Güllü: Yasalaşmamalı diye düşünüyorum. Sayın başbakandan dün gece randevu istedik, AKP kadın vekillere ve kadın kolu başkanına mesajlar ilettik . Bu, tüm kadın, erkek ve çocuklar için bir facia.

- Eğer yasa teklifi kabul edilir de yasalaşırsa nasıl sonuçları ne olur?

Canan Güllü: Çocuklarınız yolda yaş sınırı olmadan, her yaştan olan çocuklar kaçırılıp tecavüz edilir ve bu kişi sonrasında tehdit ederek çocuğu, hele yoksul kesimlerde aileyi tehditle ikna eder ve evlenerek bu işten cezasız sıyrılabilir. Yasada 5 yıl mutlu evlilik devam ederse diye bir süreç var o süre içinde çocuk tecavüze uğramaya devam eder. 5 yıl 1 gün sonra adam bıraktığında devlet, yaşı 18'den küçük bu çocuğu kendi eliyle, tabir biraz ağır olacak ama altın tepside sunmuş olur.

Yine boşandığı için kadınların eski eşleri tarafından öldürülen ülkemizde, ben seviyorum diye herkes kendi başına tecavüz kararı alarak yola devam eder. Bu çocukların erken yaşta evlenme sorununu hala önleyememiş ülkemin ceza caydırıcılığı olmayan işlevsiz bir hale gelmesini sağlar yasalar. Adalete güven duygusu sarsılır. Çocuk yaşta tecavüzle evlendirilmiş kızların eğitim hakkı ellerinden alınmış, istihdamda yer almalarının önüne geçilmiş olur. Ama bizce en önemlisi beden bütünlüğüne saygı duyulmayan bir mal olarak görülmesine zemin hazırlar. Zaten yasalaşmış olursa biz, laiklik ve çağdaşlık trenini kaçırmış oluruz.


EN GİZLİ KALAN ŞİDDET TÜRÜ CİNSEL İSTİSMAR - CNN TÜRK

Son günlerde yaşanan cinsel istismar vakaları konunun önemini bir kez daha gözler önüne serdi. 3,5 yaşındaki Irmak bebeğin cinsel istismara uğrayıp katledilmesi, üstelik de bu vahşetin televizyondan itiraf edilmesi ise adeta infial yarattı. Çocuk hakları savunucusu Esin Koman istismar tehdidinin en yakınlardan geldiğine dikkat çekerek acilen çocuklara "hayır" demeyi öğretmek gerektiğini söylüyor. Çocukları koruyan ve kollayan bir çocuk koruma sistemi ve bu sistemin bağlı olduğu bütüncül bir çocuk politikası ise şart. Yoksa bu vaka ne ilk olacak ne de son...

Çocuk cinsel istismarı… Son yıllarda bu olayları daha çok görüyoruz, duyuyoruz fakat istismar ve sonucunda ölüm vakaları çok yaşanır oldu izlenimi vardır hepimizde. Üstelik bu olaylardaki yaş ortalamasının ne kadar düşmüş olduğuna şahit oluyoruz. İnsan hayatı böylelikle birer birer daha fidanken yitip gidiyor ve bizler hiçbir şey yapamıyoruz. Ama yapılacak şeyler elbette var. Belki farkındalık. Peki neye farkındalık? Öncelikle kendi farkındalığımız, büyükler olarak ve sonrasında bu farkındalığı ve en azından hayır deme kabiliyetini çocuklarımıza öğretmemiz. Son yıllarda bu olayları çok görüyoruz dedim fakat tüm bunlar son yıllarda mı arttı yoksa görünürlüğü mü arttı? Özellikle Manisa Alaşehir’de 3,5 yaşındaki Irmak bebeğin katili tarafından istismar edilmesi ve sonrasında öldürülmesi bu konunun kamoyunda yine konuşulması için büyük bir sebeptir. Katilin yayına çıkması, konuşurken söylediği “Beni çekmeyin, komşularım görmesin. Hapse giremem beni döverler” demesi ne anlama geliyor. Irmak bebeği neden öldürdü ve neden istismar etti? Tüm bunların analizi ve çocuk cinsel istismarını, toplumun bu olaylara verdiği tepkiyi ve neler yapılabileceğini Gündem Çocuk Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve çocuk hakları savunucusu Esin Koman ile konuştuk.

Öncelikle Manisa Alaşehir de ırmak bebeğe yapılan bu durum nasıl değerlendirilebilir? Bu vahşetin tarifini nasıl yapmak gerekir?

Şiddet desek yeterli değilmiş gibi gözüküyor ama cinsel şiddet boyutuyla bir vahşet. Görmeyen, duymayan, konuşmayan yani üç maymunu oynamaya devam eden bir toplum olmaya devam ettikçe de çocukların yaşadığı akıl almaz cinsel şiddet ne ilk ne de bu gidişatla son olacaktır. Ve sadece bir çocuğun yaşadığı bir olay olmaktan çıkıp toplumun her kesiminin yaşadığı ve üstelik canlı canlı tanık olduğu bir vahşet olacaktır. Cinsel şiddet bir hak ihlalidir ve sonuçları çok ağırdır.

Çocuk ihmal ve istismarı hep vardı evet, fakat son yıllarda tecavüz sonrası ölümleri öldürmeleri daha sık görür olduk. Neden? Ayrıca siz de aynı düşüncede misiniz? Cinsel istismar konusunda bir artış olduğunu düşünüyor musunuz?

Cinsel istismar vakalarında olayı gerçekleştiren kişi yani fail eylemin sonunda kurbanını ortadan kaldırmak isteyebiliyor. Çünkü pişmanlık, korku, kendinden nefret etme gibi birçok nedene bağlı olarak yapıyor olabilir, en azından bildiğimiz kadarıyla. Cinsel istismar artıyor mu bunu böyle söylemek için elimizde doğru ve yeterli veri yok maalesef. Ama görünür olduğunu söyleyebiliriz.

Bunu yapan birinin canlı yayına çıkması ve bunları anlatması için ne söylersiniz? Genelde gördüğümüz bunu yapanların, katillerin kaçmasıdır. Fakat burada farklı bir fotoğraf gördük. Bu neyden kaynaklanıyor olabilir? Şöyle düşünelim bir de; yakalanma korkusuyla bu çocuğu öldürdüyse neden bu yayına çıktı?

Endişe verici bir durum. Sadece olayı gerçekleştiren kişinin odağından bakmak yeterli değil. Evet bu bir hastalık ve hasta kişinin doğru davranmasını beklemek bizleri yanılgıya düşürür. Ve sorunu çözümsüz kılabilir. Kişinin- failin bile isteye canlı yayına çıkması söz konusu değil bence burada. Bu olay herkesin izleyebildiği bir televizyon programının bu şekilde kurgulanması. Bu olayın böyle bir biçimde gösterilmesi, insanlara bu durumun açık açık izletiliyor olması, herkesin gözü önünde günlerce konuşturuluyor olması yani tam bir gösteri. Hastalığı bahane edilerek reyting için hazırlanmış ideolojik bir gösteri. Çok iddialı gelebilir ama böyle düşünüyorum ve soruyorum herkese “Kimler bu programları bu şekilde yapıyor?” Programı sunan kişi kim, çapraz sorgulamayı biz nasıl anlıyoruz, kimler ağlıyor, kimler neyi ne şekilde itiraf ediyor akıl alacak bir durum değil. Burada başka bir sorun var. Hem izleyen hem izletenler açısından bakmak gerekiyor. Medya araçlarının kullanımı ideolojiktir. Temel neden de burada yatar. Gücü elinde bulunduranlar bu gücü kötüye kullanır. Çünkü kendi ideolojisi için doğru bir araçtır medya. Yani nasıl olurda canlı yayına çıkar değil nasıl olurda bu fırsat verilir bunu anlamak ve irdelemek gerek. Yoksa olay çok açık, üç buçuk yaşında bir çocuğa cinsel şiddet uygulandı ve ardından en temel hakkı olan yaşam hakkı ihlal edildi. Bu bir gösteri değil bu bir gerçek ve o çocuk şimdi yok. Bu olay bu kadar basit bir program olmaz. Bir insanın hayatını koruyamadık… Dolayısıyla “bu hale nasıl geldik?” diye sormadan edemiyor, insan.

Yine katil, yayın kaydında görüyoruz ki, kameralara söylediği şey şu: "Beni çekmeyin, mahalledekiler beni görmesin ben olduğumu bilmesin." Bu ne anlama geliyor?

Korkuyor olabilir. Kötü olmaktan, bilinmekten korkuyor. Deşifre olmaktan ceza verilmesinden. Pişmanlık bunun sonrasına kalıyor sanırım. Pişman olmak biraz daha akıl sağlığı gerektiren bir durum gibi geliyor bana. Kendi durumunun farkında değil bu çok acı bir bir şey. Ben izlediğimde insanlığımdan utandım ve çaresiz hissettim kendimi.

Ben hapse giremem beni döverler diye bir korku var. Tüm bu nasıl bir psikolojiyi yansıtıyor olabilir? Ortada işlediği böyle bir vahşet varken?

Şiddet herkes için korkutucu bir şey. Ve şiddet şiddeti besliyor. Kendi hastalığını yaşarken benzerlerinin yaşadığı kötü koşulları da fark ediyor ki bu noktada da bunun bile caydırıcı olmadığını söyleyebiliriz. Yani gerçekten çok hastalıklı bir durum.

En gizli kalan şiddet türü cinsel istismar

Şiddet suçları içinde en hızlı artış gösteren olgu, cinsel istismar suçu mu?

En gizli kalan şiddet türü cinsel istismar. Eskiye göre görünür olması artmış hissi veriyor olabilir. On yıl önce ne kadardı, şimdi ne kadar vaka var bunu anlayabilmek için herhangi bir kayıt, herhangi bir resmi veri yok maalesef. Keşke olsaydı o zaman sorunu çözme konusunda biraz daha kalıcı adımlar atılabilirdi.
Veri yok çünkü gizli kalması, üstünün ötülmesi gerektiği algısı var. Ayıp olması, kimse duymasınlar, el alleme ne derler, okulun adı kirlenir gibi tutum ve algı bunu karşımıza böyle çıkarıyor.

Genelde bu tür saldırılar ve sonrasında öldürülmesi kim tarafından yapılıyor? Bazı gördüğümüz vakalarda babanın en yakın arkadaşı, bir başka olayda komşu ya da akraba. Bununla ilgili araştırmanız oldu mu ve olmadıysa olanlara baktığımızda siz ne söylersiniz nereden kimden geldiğiyle ilgili olarak?

Özellikle bu konuyla ilgili bir araştırmamız olmadı. Ama hukuksal olarak takip ettiğimiz davalar da gördük ki fail yakın çevreden. Çocuğun tanıdığı, çocuğu tanıyan, zaman zaman ailenin bildiği, aile içinden birileri.

"Çocuğun sadece karnını doyurmak sorumluluk değildir"

Mesela Gaziantep'te yaşanan yeni bir olay. 2,5 yaşında bir kızı şeker verip kandırarak kaçırıyorlar ve iki gün sonrasında çocuk evine 500 metre uzaklıkta bulunuyor. İyi haber, çocuğun hiçbir şeyi yoktu hatta altı bezlenmiş karnı doyurulmuştu. Ama burada aileye düşen görev nedir? Neye, ne kadar dikkat etmek ve çocuğa ne öğretmek gerekir?

Devlet çocuğun sorumluluğunu kendisinden sonra ebeveynlere verir. Bunun için uygun ortamı sağlamakla sorumludur. Ve ebeveynlerde çocukları için sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür. Sadece karnını doyurmak ya da okula göndermek ya da oyuncak almak değildir sorumluluğu. Onu korumak ve her türlü şiddetten uzak tutmakla sorumludur. Eğer yapamayacaksa da devlet bu durumda devreye girer ve sorumluluğu alır çocuğun. Yetişkinler çocukları yeterince duyup anlamakta yetersiz kalıyor. Bu ilişkiyi kurması gereken de yine en başta devlettir. Yetişkinlere öğretecek ki onlarda çocuklara öğretsin.

Elbette çocukların kendilerini kötülüklerden korumaları için öğretilecek bir çok yol vardır. Ama öncelikle ebeveynlerin çocuklara güvenmesi gerekir. Bu güven ortamı kurulursa çocuklar da kendilerini kötülüklerden korumak için yetişkinlerden yardım alabilir, kendini savunabilir. Yani çocuklarla eşit ve güvenli bir ilişki kurmamız şart.

Bu tür olaylarda verilen cezalar caydırıcı değil mi ve daha rahat işleniyor diyebilir misiniz?

Türkiye, çocukların haklarını koruyamıyor, çocuklara yönelik yükümlülüklerini yerine getiremiyor. Oysa taraf olduğu Çocuk Haklarına dair Sözleşme’ye göre devlet çocuk haklarını korumakla yükümlü. Devlet bu sözleşmeyi iç hukukuna da alarak bu yükümlülüğü yerine getireceğini taahhüt etti. Ancak hala cinsel şiddet olayları devam ediyor ve hiçbir şekilde önlem alınamıyor. Karaman davasında 600 yıl olarak verilen ceza görüldüğü üzere caydırıcı etki yapmamış yani sorun ceza değil o sürece kadar yaşananların nasıl değerlendirildiği. O mahallede, o evde nelerin yaşandığı, bunlardan kimlerin sorumlu olduğu önemli. Bunlar açığa çıkmalı ki verilen cezalar bir işe yarasın. Yoksa ceza verseniz bile cezasızlıkla karşı karşıya kalıyorsunuz. Cezasızlık bir hak ihlalidir. Adalete erişimin önünde engeldir. Yine sonuçları çok ağrıdır.

Hadım ve idam çözüm değil, iyi hal indirimi de!

Bu kişiler sizce rehabilite edilebilir mi ve cezası ne olmalıdır sizce?

Her durumda fail için farklı rehabilitasyon seçenekleri vardır. Rehabilite olurlar mı bilemeyiz. Bizim ülkemizde hiç böyle bir veri ya da çalışma var mı bilmiyorum bizler hiç duymadık. Dernek olarak bu konuda bir uzmanlığımız da yok. Ama herkes hastalığında tedavi görebilir, hastalığından kurtulabilir ya da her hastalık kontrol altına alınabilir diye düşünüyorum elbette ceza olmalıdır. Ama bu idam ya da hadım etmekle çözülebilecek bir mesele değildir. Ama tam tersi iyi hal indirimi de değildir. Böyle bir durumda idam etmek yani öldürmek ya da kravat takmak yani iyi hal indirimi vermek gerçekçi değildir. Kimse ölmemeli ve kimse bir çocuğun hayatını yok ettikten sonra iyi olmamalı, olamaz da zaten. Samimi değil bu cezalar.

Son yıllarda çocuk istismarının görünürlüğünün artmasının sebebi nedir?

Medyanın kullanımı, farkındalığın artması, bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerinin çoğalması diyebiliriz.

Çocuk cinsel istismarını önlemede en büyük eksikliğimiz sizce nedir?

Çocuk algısıyla ilgili bir sorun var. Devlet ve toplum çocuğu zayıf, güçsüz, masum, yardıma muhtaç bir insan yavrusu olarak algılıyor. Oysa çocuk kendi başına bir anlamı olan hak ve özgürlüklere sahip bir bireydir. ve gelecek için değil şimdi ki var oluşuyla değerlidir.

Çocuk istismarı sizce hangi politikalarla engellenir?

Çocukları koruyan ve kollayan bir çocuk koruma sistemine ve bu sistemin bağlı olduğu bir bütüncül bir çocuk politikasıyla engellenebilir. Erken müdahaleden tutun da olay gerçekleştikten sonra çocuğu izleme ve desteklemeye kadar bütüncül bir sisteme ihtiyaç var. Ve doğru soruları sormamız gerekiyor.

Toplumun eğitiminin cinsel istismarı engelleyeceğini düşünüyor musunuz?

Eğitmek çok kritik bir yaklaşım. Kim tarafından ve nasıl verildiği çok önemli. İdeolojik bir şey. Eğer bir eğitimden söz edeceksek bilimsel, farkındalığı arttıran içselleşmeye neden olan, algıları değiştiren ve ezber bozan bir eğitimden bahsedebiliriz. Ayrıca sorunu yaşayanlar ve yaşama riski olanlarla beraber kurgulamak ve planlamak önemlidir.

27 Eylül 2016 Salı

Otobüste darp edilen Ayşegül Terzi: 'Ona tek bir soru sormak istiyorum. NEDEN VİCDANSIZSIN?'

İstanbul'da evine gitmek için otobüse bindiği sırada darp edilen Ayşegül Terzi, o günden sonra ilk kez dışarı çıktı, ilk kez röportaj verdi. Adalete inanmak istediğini söyleyen Terzi, "Duruşma günü ben de gideceğim ve onun yüzündeki o ifadeyi göreceğim" diyor. Terzi, şort giymesini bahane edip "O şeytan, ölmeli. Yaşamaya hakkı yok" diyerek kendisine saldıran kişiye tek bir soru sormak istiyor: "Neden bu kadar vicdansızsın?"



Ayşegül Terzi, genç bir hemşire. 23 yaşında, İstanbul’da yaşıyor. 12 Eylül gecesi, yani bayramın birinci gününde çalıştığı Maslak'taki hastanede mesaisini bitirmiş, Çekmeköy’deki evine gitmek üzere otobüse binmişti. Kısa süre sonra başına gelenler, onu bir anda Türkiye'nin gündemine taşıdı.
Genç kadın o anları tam olarak hatırlamıyor. Zaten hala olayın travmasını yaşıyor. Kamera kayıtlarına göre ise 35 yaşındaki güvenlik görevlisi Abdullah Ç. ortada hiçbir şey yokken bir anda yerinden kalkıyor, "O şeytan, ölmeli. Yaşamaya hakkı yok" diye bağırarak yukarıdaki demirlere tutunup Ayşegül Terzi'ye tekme atıyor. Gerekçesi, genç kadının şort giymesi.

Olaydan 5 gün sonra yakalanan ve 16 saat sonra serbest bırakılan zanlı, şimdi tutuklu. Fakat attığı tekmeden dolayı değil. Tutukluluk gerekçesi "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama". Ayşegül Terzi o günden sonra ilk kez bu röportaj için dışarı çıktı ve buluşma noktamıza gelirken otobüs kullandı. Kendisiyle o gece neler yaşandığını, sonrasında olanları ve bugün hissettiklerini konuştuk.

- Olay günüyle başlayalım, işten çıktın ve neler yaşandı?

Nöbetten 7:45’te çıktım, normalde 8:00 - 8:30'u buluyor. Babamla bayramlaşmak istedim, o yüzden eve gidiyordum. Hatta evime çok az kalmıştı, annemle ve dedemle bayramlaştık telefonu kapattık. Arkadaşlarımla mesajlaşmaya devam ettim, kafamı hiç kaldırmadım. kimseye bakmadım. O yüzden yüzünü hatırlamıyorum belki de. Otobüste en arka koltuğa ters şekilde oturdum. Onu hiç görmedim. Elimde poşetler vardı. Ben cam kenarında oturuyordum, o da cam kenarında ve yanında biri var. Yani arada iki kişi ve bir koridor var.

- Neden yaptı sence?

Bilmem. O an belki de sadece eğlenmek istedi. Belki de sadece dövmek istedi. Ben cam kenarında oturuyorsam koridordan geçen kızın şortuna bakmam mesela. Cam kenarında otursam dışarıyı izlerim. Niye insanları gözümle takip edeyim? Ki kıyafetim normaldi. Ne bileyim bir sürü daha açık insan görebilirsiniz sokakta. Uzun bir kıyafetle de olsam yapacaktı belki de.

- Ne söyledi peki?

Hiç bir şey duymadım çünkü kulaklıklarım vardı, müzik dinliyordum. Ama belki de duysaydım önlem alabilirdim. Ne bileyim belki de kaçardım başka bir tarafa giderdim. Görgü tanıklarından duyduğuma göre, “Şeytan, ölmesi lazım” diyormuş. Yerine oturduktan sonra da “Ölmesi lazımdı niye ölmedi” demiş. Yani tamamen öldürmek istiyor. Bir insanı iki dakikada neden öldürmek istersiniz? Tanımadığınız bir insanı neden öldürmek istersiniz? Hiçbir şekilde tartışmadığınız, kavga etmediğiniz birini neden öldürmek istersiniz ki? Aklımda bir sürü soru var sormak istiyorum.

- Ne gibi sorular bunlar?

Vereceği cevaplar beni tatmin etmeyecek olsa da Neden yaptın, neden vicdansızsın? demek istiyorum. Yani ben sana ne yaptım da bunu yaptın? Bir insan neden yapar? Otobüsün şoförüne de sormak istiyorum. Neden bıraktın beni, neden yolun ortasında bırakıyorsun beni? Hiç mi vicdanınız sızlamadı, hiç mi kendi çocuğunu düşünmedin? Yani inanın ben kadın halimle gider müdahale ederdim. En azından, ne bileyim çantamla vururdum bir tane.

- Olay anına dönelim, sen telefonunla ilgileniyordun ve darbe geldi...

Evet. Otobüstekiler acaba tanıyor mu diye düşünmüşler. “Tanımıyorum neden vurdu bana” deyip ağlıyormuşum. Bilmiyorum belki de hayatımda hiç şiddet görmedim. Benim evimde şiddet hiç yaşanmadı. Belki de o yüzden şu an yaşadığım bu travma.



 - O sırada otobüstekiler ne yaptı?

Hiçbir şey. 3 genç yardım etti o kadar. Fakat otobüs çok kalabalıktı. Herkes müdahalede bulunabilirdi. Kamera kayıtlarından izliyorum, herkes oturuyor. Çünkü toplumumuzda önemli olan, biri kavga etsin de biz de izleyelim. Onlar birbirini yesin bize de eğlence çıksın.

-Seni yanında oturan çocuk mu korudu?

Evet. O ve kardeşi, bir de kuzeni varmış üç kişilermiş. Tekmeyi atan kişi ilk çıktığında pişman olmadığını söylüyor ve bence, yine olsa yine yapar. Diyor zaten, 'Ben çıkar çıkmaz, kadında açık yer görürsem tekmelerim.' Peki sen kimsin neye karışıyorsun? Ne sıfatın var? Toplumda neye faydan olmuş bu zamana kadar demek istiyorum ona. Ben belki milyonlarca insana yardım ettim, işim bu. Belki o, yaralı gelecekti ve ona ben müdahale edecektim de belki hayatını ben kurtaracaktım.

- Sonra otobüsün içine doğru ilerliyorsun, o anlarda neler yaşandı, kim yardım etti?

Sadece bir kız hatırlıyorum.  Gerçi tam olarak hatırlamıyorum. Uzun saçlar var gözümün önünde, bağırıyordu. 'Bana da olabilirdi, hepimizin başına gelebilirdi' diye. Bir bağırtı. Şu an inanın yüzü yok uzun siyah saçlar var. Bir başka kadın sadece koluma dokunuyor. Yanında da kızı oturuyor. O kadar. En azından yanında yer açabilir ve nasılsın diye sorabilirdi. Çünkü otobüsün içindeki herkes her şeyi zaten gördü ve duymuştu.

- O haldeyken seni indiriyorlar otobüsten, neresi orası?

Bilmiyorum. Bir yerde inmişim. Yol kenarındaymışım. İki kız yanağıma soğuk su koymuş. Sanırım otobüsten inmişler, hatırlamıyorum o anı ve yüzlerini. Sonra çocukluk arkadaşım görüyor beni tesadüfen, o görmeseydi ne olacaktı bilmiyorum. Arkadaşım gelmiş ne oldu demiş, kızlar da otobüste biri tekme attı diye anlatmış. Sonra bana yönelmiş iyi misin demiş. Ben de “Sen kimsin bana ne yapacaksın, ne istiyorsun benden?” diye bağırmışım ona. O kadar bağırıyordun ki diyor seni ara sokağa götürmek zorunda kaldım yoksa seni kaçırdığımı sanacaklardı diyor.

BENİ MUAYENE EDEN KADININ HİPOKRAT YEMİNİ ETTİĞİNE İNANMIYORUM

- Sonra arkadaşın babanı arıyor, hastaneye birlikte mi gidiyorsunuz?

Evet, Ümraniye Devlet Hastanesi'nde muayene ettiler ama babam hiçbir şey yapmadıklarını söyledi. Bir kadın doktordu. Sonra tomografideydim. Saçınızda tel toka var mı dediğini hatırlıyorum. Tokalarımı çıkardım ve sonra 'Kırık yok gidebilirsiniz' dedi. Başka hiçbir şeye bakmadı. Çok net hatırlıyorum hiç böyle bir baş ağrısı çekmedim hayatımda. Ayakta duramıyordum zaten, destekli yürüyordum. Ve o halde sadece tomografi yapıp yolladılar.

- Sen de hemşiresin, bu muayene yeterli miydi?

Ben o kadının doktor olduğuna, sağlıkçı olduğuna inanmıyorum. Hipokrat yeminine de inanmıyorum. İşini sevmeyerek yapıyordu. En azından tansiyonumu ölçebilirdi. Ya da yanağım şişmiş, buz konulabilirdi. Ağrı kesici, sakinleştirici, kafadan bir muayene edebilirdi şiş var mı diye. Bir bak ki çarpmış mıyım acaba kafamı, ya da en önemlisi bilincimi kontrol et bugün ayın kaçı diye bir sor. Kafa travmalarında önce bir bilinç kontrolü yapılır benim bildiğim. Hanımefendi de sağolsun hiçbir şey sormamış ama doktor olmuş. Bilmiyorum ben evine gidince huzurlu uyuyor mu ama bana göre böyle bir şey olamaz.

- Hastaneden sonra ne yaptınız?

Karakola gidip ifade vermemiz gerekiyormuş şikayetçi olmamız için. Kabaca anlattım yazdılar. Sonra çalıştığım hastaneden arkadaşım aradı. Durumu onlara anlatınca 'Hemen buraya gel' dediler. Hemen müdahale ettiler. Önce ağzımın içini kontrol edip başıma baktılar. Başımı çarptığımı orada öğrendim. Çünkü acı ve şişlik vardı. Sonra diş hekimine gittim ağzımın içini kontrol etti, dişlerim ağzımın içini hep kesmişti. Dişlerimde kırık yoktu. Ağır kesici ve sakinleştirici yaptılar.

- Sağlığın nasıl şimdi, iyi misin?

İyi olmaya çalışıyorum. O an refleks zaten, yandan bir şey geldiğini fark edip hissedip bakmışım sanırım, gölge gelse bakarsınız ya duymanıza gerek yok. Bakmasaydım yüzüm direkt camın içine girecekti. Ve öyle sert vurmuştu ki burnumla çenem kırılabilirdi. Tartıştığım birine bile bunu yapmayı planlayamam. Nasıl bir düşünce tarzı bilmiyorum. Babam benden gizli ağlıyordu her yerde. Ben babamı bu adam yüzünden ağlarken gördüm. Sonra ağlama krizleri, sakinleştiriciler, atak geçirdim sürekli. Yakalanmadan önce karşıma çıkar korkusu vardı. Karşıma çıksaydı da tanımıyorum ki onu, görmedim kendimi nasıl korurdum.

- Olaydan 4-5 gün sonra karakolda yüz yüze geldiniz. Nasıldı tavrı?

Yaptığından memnun ve dışarı çıkacağından adı kadar emin görünüyordu. Pişman değil ki. Yine olsa yine yapar. Karakolda da zaten camekanın arkasından gösterdiler, o beni görmüyordu ama sanki gözümün içine bakıyormuş gibi hissettim. Abisi şizofren olduğunu söylemiş ama bir akıl bozukluğu yaşadığına inanmıyorum.



ŞOFÖR DE KAÇMASINA YARDIMCI OLMUŞ, AFERİN ONA!

- Görüntülere baktığında o an o otobüste olanlardan ne beklerdin?

En azından yardım etmelerini. Ya da iyi misin, gel otur, bir su verelim sakinleş ya da hastaneye götürelim demelerini beklerdim. Kimseden kimseye fayda yok. Demek ki sokağa çıktığınızda biri size vurabilir, biri sizin hareketinizi beğenmiyorsa sizi döver ve öldürebilir. 'Hastaneye yatmışlığım var, raporum var' deyip serbest kalır, başkasını öldürmeye çalışır. Mesela o izlediğiniz görüntüler tek kameranın görüntüleri. Otobüsteki diğer kameralar çalışmıyor. Otobüste çalışan bir arkadaş, “En az 7 kameranın çalışması gerekiyor ve böyle bir olay yaşandığında şoför, ya karakola ya da hastaneye çekmek zorunda otobüsü, kimseyi indirmeden” dedi. Ama ifadesinde, “Herkes kapıları aç dedi ben de açtım” demiş. Kaçmasına yardımcı olmuştu, aferin ona. O şoförden de şikayetçi olduk.

- Karakol sürecini biraz daha anlatır mısın?

Eğer ben sessiz kalsaydım o yakalanmayacaktı. Çünkü karakolda beni “Dosyanıza bayramdan sonra bakacağız” deyip gönderdiler. Yani olaydan 1 hafta sonra. Karakola kamera kaydını babamın götürmesi kadar saçma bir şey olabilir mi? Karakol ve olayın yaşandığı yer arasında 1 km bile yok. Israrla şikayetçi misin diye sordular bana ve zaten bunun için oradaydım. Zevk mi almalıydım? O soruyu neden ısrarla sorduklarını da anlamadım. Belki gergindim ve o yüzden böyle anlamış olabilirim. Sonra babam görüntüleri götürdü ve buradan iyi görünmüyor dediler. Babam da gidip başka kamera kaydı buldu. Ve bu babamın görevi değil. Babama sordukları soru “O tarafta mobese kamerası var mı, bakabildiniz mi?” Devlet size araba vermiş, bir zahmet gidip bakın.

- Olay duyulduktan sonra gelen tepkiler için ne düşünüyorsun?

İnsanların destek olması önemli. Bugün bana yarın sana derler ya. Ama düşünün ki o otobüsün içinde olup tüm bu yaşananları gören kimse bana ulaşmadı. Ben de otobüsün içindeydim, diyemedi. Belki utanmış olabilir, hala utanacak yüzleri varsa eğer utanmışlar da yazmamışlardır. Ki bence utansınlar.

- Ya sosyal medyada yazılıp çizilenler?

İnsanlar o kadar vicdansız yorum yapıyorlar ki mesela twitter'dan biri “Seni otobüste şey etmediklerine dua et, bir daha bir tarafların açık gezmezsin artık. Sonra niye tecavüzler oluyor bilmem ne diyorsunuz. Sen insanları taciz edersen olacağı bu işte, bu da sana ders olsun” demiş. Bunu yazan bir kadın inanabiliyor musunuz? Dini her şeye alet etmeye çalışıyorlar ama acaba açıp okumuşlar mı? Hesap sormak istediğim o kadar çok insan var ki...

-Büyük bir travma yaşamışsın. Nasıl üstesinden gelmeye çalışıyorsun?

Evet, zor atlatıyorum. Hatta atlatıyor muyum onu da bilmiyorum. İlk defa dışarı çıkıyorum bugün, insanlar değişik geliyor gözüme sanki hepsi bir şey yapacakmış gibi. Yani erkekler potansiyel suçlu gözümde, hepsi aynıymış gibi sanki hepsi yapabilirmiş gibi. Belki de hepsi yapabilir. Kabuslar görüyorum. Hiç bilmediğim biri var, hep beni kovalıyor sonra da yakalıyor. Hep aynı rüyayı görebilir mi insan? Hep beni yakalıyor, tekrardan vuruyor. Sonra yüzünü gördüm o gülen fotoğrafını ve sonra hep onu görmeye başladım. O günden sonra tek uyuyamıyorum.  Annemle ve ablamla uyuyorum. Gece sürekli uyanıyorum.

DURUŞMA GÜNÜ GİDİP YÜZÜNDEKİ O İFADEYİ GÖRECEĞİM

- Şort giyer misin yeniden?

Şu an bilmiyorum çünkü bugün ilk kez dışarı çıktığımda herkes bana göre potansiyel suçluydu. Dışarı çıktığımda acaba bu bana ne yapar diye düşünüyordum. Bilmem, belki yine başıma gelir. Ya da yanımda birinin başına gelirse ne yaparım acaba bilmiyorum. Ama sessiz kalacağımı sanmıyorum. Şu an korkuyorum ama otobüsteki 'erkeğim' diyenlerden daha korkak değilim eminim. Onlardan daha korkak değilim.

-Bu süreçte en büyük desteği kimden gördün?

Kadın kuruluşlarından çok destek geldi. TKDF başkanı Canan Güllü ve avukat Nazan Moroğlu benimle çok ilgilendi. İzmir Barosu’ndan bir avukatla görüştüm ve sonuna kadar destekçiniziz dedi.
Duruşma tarihi henüz belli değil ama sen de gidecek misin o gün?
Adalete inanmak istiyorum. Duruşma günü ben de gideceğim ve onun yüzündeki o ifadeyi göreceğim. Ama serbest kalabilir de. Çünkü ilk yakaladıklarında serbest bırakmışlardı ve inanamadım. Herkes benim de başıma gelebilir diye düşünsün.

1 Temmuz 2016 Cuma

BİR ENSEST VAKASI DA ÖZ BABADAN..!

Büşra Sanay / CNN TÜRK


Bir cinsel istismar vakası daha, üstelik aile içinde. Ama bu, pek çokları gibi gizli saklı kalanlardan değil. İstanbul'da öz babasının istismarına maruz kalan 16 yaşındaki S.Y. cesur davrandı ve bu sayede M.Y. yargı önüne çıktı. Mahkeme 3 gün sonra kararını açıklayacak ama öncesinde mağdur A.Y. ve annesinin yaşadıklarına kulak verelim...



İstanbul’da, yüksek binaların arasında kalmış dar sokaklardan birindeyim. Hikayesi korkunç olan bir dairede… 44 yaşındaki öz babası tarafından istismar edilen A.Y. bu evde yaşıyor. Maruz kaldığı cinsel istismarın ardından şikayetçi olmuş ve bu affedilmez suçun yargılanmasını sağlamış. Şoförlük yapan baba M.Y. 11 Mart'tan bu yana Metris Cezaevi'nde tutuklu. Mahkeme kararını 30 Haziran'da verecek.

S.Y ve annesiyle her şeyi konuşmak istiyorum ama soru sormak da, cevapları dinlemek de çok zor...  "Bu koltuklarda o da oturdu mu?" diye başlıyorum. Aldığım yanıt, 'Evet, evdeki her şey değişti fakat koltuklar hayır. Maddi olarak da bir yere kadar gücüm yetiyor' diyor anne S.Y.. Ayrıca boşanma davası da sürüyor. Ve gencecik pırıl pırıl, gözlerinden yaşam akan 16 yaşında bir genç kız oturuyor karşımda. Yere bakıyor, duvara bakıyor, gözlerini kaçırmıyor, yanlış anlamayın. Sadece hala anlam verememiş. Düşünüyor sürekli ve 'O benim babamdı' diyor. Şimdi bu çocuğun ve yanında dimdik durarak mücadelesine destek veren annenin hikayesini okuyacaksınız…

Olay yaşanmadan önce babandan sana yönelik bir tavır değişikliği sezdin mi?

A.Y: Geçen yılın son aylarına doğru bir intihar girişimim olmuştu.

Neden?

A.Y: Vücudumun fotoğraflarını çekmiştim. Kendi telefonumdaydı. Bir erkek arkadaşım vardı, peşimi bırakmıyordu. Telefonumu karıştırmıştı, görmüş ve kendine atmış fotoğrafları. Sonra beni tehdit etmeye başladı. Beni eve al yoksa bunları babana yollarım diye. Ben de ne yaparsan yap dedim. Dediğini yapmış ve fotoğrafları babama göndermiş. Babam beni odaya çekti konuştu ve Facebook şifremi almaya çalıştı. Sonra da beni yanaklarımdan ve boynumdan öptü, odadan çıktı. Boynumdan hiç öpmemişti babam beni. İlginç gelmişti ama ne vardı ki bunda? Babamdı sonuçta. Fotoğrafı gördükten sonra da yaşamak istemedim. Sonra yoğun bakımda kalmışım ve tekrar sağlığıma kavuşmuştum. Sonrasında yavaş yavaş aslında bir şeyler de değişmeye başlamıştı, fakat insan düşünemez ki öyle bir şey.

Sonrasında sana yaklaşımı nasıldı?

A.Y: Hitap şekli değişti. Adımı söylerdi önceden ama artık aşkım, sevgilim, canım diyordu. İlginç gelmiyordu bana, aksine hoşuma gidiyordu. Beni hep dışarı çıkarıyordu. Gezmeye, sinemaya, yemeğe ve buz patenine gidiyorduk. Ne istersem alıyordu. Ama dışarı çıktığımızda annemin gelmesini istemiyordu. Şakayla karışık, 'O evde kalsın, ablasına gider' diyordu. Dışarı çıktığımızda da kol kola geziyorduk, sarılıyordu. Ama öncesinde hiç böyle değildi.

ANNE S.Y.: Ben ekmek parası isterken para vermiyordu fakat her akşam dışarı çıkarıyordu kızımı. Ben 10 lira alamazken ondan, başka kadınlar para istediğinde hesap numaralarını isteyip onlara para gönderiyordu.

İkinizin kızı değil mi A.Y.?

ANNE S.Y.: Evet ikimizin kızı. Öz kızımız. Ben intihar olayından sonra onun bu tür davranışlarını, kızımız hayata dönsün onun için çaba veriyor diye düşünmüştüm. Bebek gibi davranıyordu kızımıza. Hoşuma gitmişti, bir baba olarak bu şekilde ilgilenmesi. Çünkü hayatımızın hiçbir yerinde ne eviyle ne de çocuklarıyla ilgilenmiş bir babaydı. Çocukların okullarıyla da evle de hep ben ilgilendim. O kadar çok çabaladım ki mutsuz olmayalım, her şey güzel olsun diye. Fakat hayat çok farklı bir yerden geldi bize

O güne giden yolda neler yaşandı?

A.Y: Bu yıl mart ayında, bu evde yaşandı her şey. O gün okula gitmemiştim. Öğle arasında kardeşimin okuluna, ona yemek götürmek için çıkmıştım evden. Dönerken de bir arkadaşımı gördüm. Erkek bir arkadaşım. Benimle konuşmak istedi ve ben de dışarda konuşmayalım yanlış anlarlar ve babama söylerler dedim. Eve geldik. Konuşurken babam geldi ve ben de arkadaşımı odaya götürdüm kilitledim. Babam kapıyı açmaya çalıştı bağırdı, sonra kapıyı açtım ve arkadaşımı dövdü gönderdi. Annem o anda işteydi.



Evde ikiniz kaldınız, sonra ne oldu o odada?

A.Y: Ben kapıyı kilitledim, odanın içindeydim. Korktum çünkü. Bayağı bağırdı aç kapıyı diye. Üzerime bakındı ve tek tek kıyafetlerimi çıkarmaya başladı. Öpmeye başladı. Ne olduğunu anlayamadım. Çok kalıplı bir adam. Ben vücudumda morluk gibi şeyler var mı diye bakıyor herhalde diye düşünüyordum tişörtümü çıkardığında. Fakat üzerimdeki her şeyi çıkardı, soydu beni ve kendi de soyundu. Korkmaya başladım, çok korktum. Bağırmaya çalıştım, yapma dedim. Sus dedi. Çeneme yumruk attı. Onu ittirmeye çalıştım ama ne gücüm yetti ne de sesim. Gömleğini yırttığımı hatırlıyorum. 15-20 dakika kadar odada kaldık.

ANNE S.Y.: Bana da cinsel şiddet uyguluyordu.

Çıkarken bir şey dedi mi?

A.Y: 'Bir daha yanında bir erkek görürsem sana neler yapabileceğimi gördün sanırım' dedi. Sonra üstünü giydi, mutfakta kendine yemek hazırladı ve sofra kurdu. Bana seslendi sonra, üstünü giy yanıma gel diye. Sonra anneme mesaj atmış annemin yanına gittik. Annem orada bende bir şeyler olduğunu anlamış.

ANNE S.Y.: Kızım pijamalarıyla gelmişti. Ki öyle dışarı çıkmaz. Gözleri kızarmıştı, belliydi ağladığı. Ne oldu dediysem cevap vermedi. O adam ahlak sahibi bir insan değildi. Çünkü sapıklıklarını ben biliyordum. Fakat çocuklarımı hiçbir zaman bırakıp gidemedim. Gidersem eğer, oğlumu çingenelere vereceğini, kızımı da parayla satacağını söylemişti.

Kızınız size anlattığında ne yaptınız?

ANNE S.Y.: Çıldırdım. Gözüm döndü ve ne yapacağımı bilemedim.

Annene anlatmaya nasıl karar verdin?

A.Y: Böyle bir şeyi nasıl annemle paylaşmam. Ama o, anneme anlatmayacağımı düşündü bence.

18 yıl evli kaldığınız insanın hareketlerinde o güne kadar tuhaflık fark etmediniz mi?

ANNE S.Y.: Fark etmiştim farklı biri olduğunu, fakat anlamamıştım altından bunlar çıkacağını. Evlilikte bana da cinsel şiddet uyguluyordu ama bir şey yapamıyordum. Bir gün kendisi söyledi ablasına tecavüz ettiğini ve askerdeyken de bir köpeğe. Bu olaylar yaşandığında ailesine, ablasına da yaptığını söylemiştim. Ve o sürede ablası sussun diye kendilerine ait bir evi satıp parasını ona verdi. Üstelik ablamların evindeki inşaat işini yaparken, evde kimse yokken ablamın da iç çamaşırlarını kokluyormuş, kendisi söyledi.

Bunları anlattıktan sonra nasıl birlikte yaşamaya devam edebildiniz?

ANNE S.Y.: İnanmadım ki o zaman.

Yaşadıkların hayata bakışını nasıl etkiledi?

A.Y: İçe kapanık biri oldum, önceden duygularımı çok dışa vuran biriydim. Tek sığınağım öğretmenlerimdi ve büyük amcam. Ama amcam da zaten ne olduysa artık bize inanmıyor.
Olaydan sonra 'Keşke yapsaydım ya da yapmasaydım' dediğiniz bir şey var mı?

ANNE S.Y.: Muayene istediler kızımdan, rapor tutmak için. Kızım yaptıralım anne dedi. Bir taraftan titriyor bir taraftan yaptıralım diyor. Kıyamadım ama en büyük pişmanlığım o muayeneyi yaptırmamak. Meğer her şey çıkıyormuş orada. Çocuğuma kimsenin dokunmasını istemiyordum, 'Şu an ne halde' dedim. Halbuki benim yararıma olan şeylermiş.

A.Y: Sonrasında Bahçelievler'de bir yurda götürdüler beni. 5 gün kaldım. Orası beni daha da kötü yaptı. Ruh halim bozuldu, okuluma odaklanamadım. 1 ay kadar okula gidemedim. Çok zor günler geçirdim. Ama sonrasında okula asıldım, çünkü bir geleceğimin olduğunun farkındaydım. Fakat şu an sanki ruhum yokmuş gibi artık. O dönemi üzerimden atamıyorum. Ara ara sinir patlamaları yaşıyorum.

Ne okumak istiyorsun?

A.Y: Pedagog olmak istiyorum. Çok şey yaşadım ve çocukların halinden anlayabileceğimi 

düşünüyorum.

Mahkemeden beklentiniz?

ANNE S.Y.: Şu anda cezaevinde. Mahkeme 30 Haziran'da. Ve bizim hayatımızı hiç bilmeyen insanlar onun şahitliğini yapacak. Bunu anlamıyorum. Ne yaşadığımızı bile bilmiyorlar. Fakat şahitlik yapacaklar. Sesimiz duyulur ve umarım adalet yerini bulur.

Dava, TKDF ve bakanlık takibinde
Anne, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu'nun acil yardım hattı olan 0 212 656 96 96 numarayı arayarak destek istemiş. Federasyon, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın müdahil olmasını sağlamış. Kendileri de davanın takipçisi.


busras@cnnturk.com.tr

3 Mayıs 2016 Salı

ALMANLAR DA ALEVİLİK DERSİ ALIYOR - CNN TÜRK


University of Education Weingarten… Yani Weingarten Öğretmenlik Fakültesi.. Almanya’da Aleviliğin ders olarak okutulduğu ilk üniversite, ve aynı zamanda dünyada da ilk. Öğretmen yetiştiriliyor burada. 5 yıldır da resmi olarak Alevilik dersleri veriliyor. Derse talep gittikçe artıyor. İşin ilginç tarafı ise ders seçmeli olmasına rağmen Almanların da Alevlik dersini alıyor olması.
Peki fikir nasıl ortaya atıldı, sonraki süreç nasıl ilerledi? Zorlukları oldu mu? Ders müfredatı nasıl oluşturuldu ve hangi dersler veriliyor? Fikri ortaya atan ve ilk dersleri veren İsmail Kaplan ile sürecin nasıl başladığını ve ilerlediğini konuştuk. Ve şu an Weingarten Öğretmenlik Fakültesi’nde Alevilik dersi veren Prof. Hüseyin Ağuiçen ile de okulda buluştuk, şimdiki süreci ve öğrencilerin ilgisi ile Almanya’da Alevilere bakış açısını konuştuk.




Almanya’da da sosyal pedagoji okudunuz, Alevilik üzerine çok çalışmalarınız olmuş ve kitaplarınız da var. Bir dönem Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu'nda Eğitim ve Projeler sorumlusu olarak da çalıştınız. Almanya'daki Alevi nüfus için rakamlar nedir?

İsmail Kaplan: 2009 yılında yapılan temsili nüfus sayımı sonucunda Almanya'da Alevilerin sayısının 550 bin civarında olabileceği açıklandı. Kendini önce Müslüman sonra Alevi olarak tanımlayan Alevileri de dikkate alırsak, bu sayının 700 binlere ulaştığını söyleyebiliriz. Bu, oran olarak, Almanya nüfusunun yaklaşık %1'i demektir. Avrupa`da kesin olmamakla birlikte 1 milyondan fazla Alevinin yaşadığını sanıyoruz.

Almanya'da 8 eyalette Alevilik dersleri veriliyor. Bu dersleri verecek öğretmen yetiştirmek için Weingarten Öğretmen Fakültesi’nde de, Alevi öğrenciler öğretmenlik okuyorlar. Bu bir ilk mi yoksa başka ülkelerde ya da okullarda da benzer bir eğitim veriliyor mu?

Dünyada ve Avrupa’da, ilk defa resmi olarak Weingarten Öğretmenlik Fakültesi'nde 2011 yılında pilot projeydi ve 2014’te de resmi olarak artık normal müfredatın parçası oldu. Alevilik okutulmaya başlandı. Ülkenin farklı yerlerinde de dersler veriliyordu fakat resmi olarak ilk bu dersin okutulduğu yer, bu fakülte. Ayrıca; 2015 yılı içinde Hamburg Üniversitesi`nde, Viyana Üniversitesi’nde ve Londra’da da başladı. Bu yönde Köln Üniversitesi’nde de çalışmalar devam ediyor.

Alevi kız öğrencilere başörtü baskısı yapılıyordu

Siz aynı zamanda fikir sahibisiniz. Sizi bu fikre iten sebepler nelerdi?

1981-1987 arasında Ruhr Bölgesinde okullarda eğitici olarak çalıştım. Bu dönemde, İslam örgütlerinin oluşturdukları Kuran kurslarına katılan kız öğrencilerin Alman okullarında Alevi kız öğrencilere başörtü baskısı yaptıklarına ve onları “cehennem”le korkuttuklarına şahit oldum. Bu baskılar karşısında Alevi çocuklarına da kendi inanç öğretilerinin verilmesinin tek çare olduğu kanaatine vardım. Ancak bu konudaki girişimler o dönemde var olan “Tek Tip İslam“ dersi uygulamasına takıldı. Yani; Alman eğitimcileri, "Aleviler de isterlerse Müslüman olarak İslam dersine katılabilirler. Belki İslam derslerinin içeriğini liberalleştirebiliriz" görüşündeydi. Bu yol çıkmaz bir yoldu. Çünkü İslam derslerinde Alevilik içerikleri hiç yoktu. Eğitimci olarak Almanya’da anayasanın ve okul yasalarının, inanç gruplarının içeriğini belirlediği, din dersi verme hakkını yine inanç gruplarına tanıdığını biliyordum. Bu yasal olanaktan Alevilerin yararlanmasının yolu; ancak bağımsız bir Alevi kurumlaşmasından geçiyordu. Öğretimizi çocuklarımıza öğretmek, Alevilerin kendi kimliklerini koruma ve inançlarını Almanya’da asimile olmadan sürdürebilme ve inançlar arası diyalog yoluyla toplumsal barışa katkıda bulunmak amacıyla, Hamburg’da ilk defa Haziran 1998 de “Alevi Kültür Merkezi" kuruldu. Kurucu üyeler beni ilk başkan seçtiler. Ancak ilk Alevilik dersi Berlin’de 2002-2003 ders yılında başlayabildi.

Başta, Aleviliği hangi çerçeveye koyacaklarını bilemediler

Süreç için atılan adım ve hayata geçtiği tarih arasında uzun bir zaman var. Sıkıntılar oldu mu proje hayata geçene kadar?

Almanya’daki Eğitim Bakanlıkları Alevilik dersi dilekçelerini aldıklarında, istemeyerek de olsa Alevilikle ilgilenmek zorunda kaldılar. Bakanlıkların önünde iki seçenek vardı. Alevilik derslerini red etmek ya da dilekçelerde belirtildiği gibi anayasanın 7.3. maddesine göre kabul etmek. Alevilik her şeyden önce, Alman insan hakları normları ile uyuşuyor ve Alevilik derslerine yönelik Anayasal kuşkular öne sürülemiyordu. Bunun dışında, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu'nun (AABF) Aleviliği ve Alevileri temsil etmediği gerekçesini ortaya atmak gerçeklikle çelişiyordu. Yani Alevilik derslerini red etmek; çoğunluğu Alman vatandaşı olan Alevilerin Anayasal bir hakkı esirgemek olacaktı. Bu durumda Eğitim Bakanlıkları'nın verecekleri bir red, cevap çok kısa bir zamanda idari mahkemelerden geri dönecekti. Zaten eyaletlerin bu tarihlerde bazı İslam örgütleri ile din dersleri konusunda sorunları vardı ve bu sorunlar mahkemelere taşınmıştı. Bakanlık yetkilileri mahkemelere yeterli red argümanları vermekte zorlanıyorlardı. Öte yandan Alevilik derslerinin eyaletler tarafından kabul edilmesi halinde, İslam örgütleri haklı olarak “eşitlik ve inanç örgütlerine eşit davranma” ilkesi doğrultusunda itiraz edecekler ve bakanlıklar haksız duruma düşeceklerdi. Ayrıca kendileri Aleviliği tam olarak belirleyemiyorlar ve hangi çerçeveye sokacaklarını bilmiyorlardı.

Dört eyaletten görülmemiş bilirkişi uygulaması

Ortak karar alınması zor oldu mu?

Dört eyalet görüşerek, Alevilik dersleri dilekçelerinin cevabını bilirkişi raporu sonucuna göre vereceklerini kararlaştırdılar. Bilirkişi raporu hazırlatmak, Almanya’da – kamuoyunda üzerinde kesin görüş oluşturulmamış konularda karar vermek için- bürokrasi tarafından çok uygulanan bir yöntemdir. Ancak dört eyaletin - hem de birbirine muhalif partilerin yönetimde olduğu – böylesi bir konuda ortak karar alması ve birlikte bilirkişi raporu hazırlatmaları ve masrafını paylaşmaları görülmüş bir uygulama değildir.

Kimlerin görüşleri alınarak, kimlerle istişare ederek müfredat hazırlandı? Ve konular nasıl belirlendi?

Müfredatın içeriği tamamen AABF eğitimcileri ve inanç önderlerinin rızaları çerçevesinde hazırlandı. Ayrıca Hacı Bektaş Postnişi’nden de görüş alındı. Bu müfredat, sonuçta AABF Genel Kurulu’nda tartışıldı, öneriler yapıldı ve onaylandı. Bu nedenle de şu ana kadar içeriğe Alevilerden ya da başka bir çevreden hiç bir itiraz gelmiyor.

Almanya'da üniversite düzeyindeki öğrencilere İslamiyeti anlatan dersler veriliyor. Peki bu doyurucu değil miydi de sadece Aleviliği anlatan bir ders düşündünüz?

Diyanetin belirlediği klasik din derslerinde, tamamen İslam'ın Sünni öğretisi kalıplaşmış bir biçimde öğretiliyor. Bu derslerin içeriği temelde Alevi öğretisini tamamen dışlıyor. Mesela, Almanya’da ilkokullarda Alevilik ve Sünniliği anlatan bazı derslere baktığımızda da görebiliyoruz.

Bunun gibi başvuran farklı inanç sahipleri var mı?

Almanya kurumları din derslerinde muhataptılar. Bunların dışında ilk defa AABF bu hakkı elde etti. Daha sonraları İslam örgütlerinin, Ahmadiye Cemaatinin (Bir İslam grubu) ve Budistlerin bazı eyaletlerde din dersleri konusunda muhatap olma hakkı aldıklarını söyleyebilirim.


Şu an üniversitede dersler nasıl ilerliyor, talep nasıl ve içeriği hazırlarken nelere dikkat ettiler? Dersi kimler alıyor? Weingarten Öğretmenlik Fakültesi’nde Alevilik derslerini veren Prof. Hüseyin Ağuiçen ile üniversitede buluştuk ve konuştuk.




Devlet, radikalleşen grupları yeniden entegre etmek için bu hakları verdi

Siz bu derslerin başlamasını bu hakkın tanınmasını neye bağlıyorsunuz?

Hüseyin Ağuiçen. : Burada eyaletten eyalete değişiyor. 8-12 öğrenci bir araya geldiği zaman din dersi vermekle mükelleftir devlet. Yani devletten öğretmen talep etme hakkına sahip. Şöyle ki; 70 ve 80'lerden itibaren buradaki özellikle sünni kesim madem burada anayasal eşitlik var biz de bir dini grup olarak aynı bir kilisenin aldığı hakları istiyoruz. Tabi devlet yıllarca bunların taleplerini duymamazlıktan geldi, dosyayı rafa kaldırdı, sakladı, işleme koymadı ama öyle bir dönem geldi ki özellikle bu terör saldırıları döneminde, baktılar bu çocukların çoğu radikalleşiyor. Devletin üstlenmediği bu din dersi görevini endüstri bölgelerinde camiler, kuran kursları üstlenmeye başladı. Devlet gördü ki gençlerin çoğu oralara kayıyor. Onun için bu talepleri ciddiye aldılar ve evet bizim bunları eğitmemiz lazım dediler. İşte bugün Katoliklik ve Protestanlık dışında Almanya’da din dersleri veriliyorsa, tek nedeni bu olaydır. Yani radikalleşen grupları tekrar entegre etmek. Ve bugün okullarda Katolik, Protestanlık, İslam ve Alevilik dersleri veriliyor.

Peki hükümet bu dersleri kim verecek demedi mi? Biz kimi muhatap alacağız demedi mi?

Dedi. Çünkü baktığımızda kiliseye gittiğinde başında biri var ve muhattap o. Sünniler dedi ki bizim için sorun değil. Türkiye’den gelen öğretmenlerimiz var imam hatip mezunudur onlar, biraz Almancaları da var dediler. Geçiş dönemi için böyle bir uygulama yaptılar. Sonra, baktılar ki bu da yetmiyor üniversitelerde kürsüler kurdular.

Şu an bu okulda Sünnilik dersleri de veriliyor. Peki, Türkiye’den gelen İmam Hatip mezunu hocalar mı veriyor dersleri?

Faslı bir hoca veriyor Sünnilik derslerini.

Sadece bu üniversite için mi başvuru yapılmıştı? Neden burası kabul etti?

Başka yerler için de başvuru yapıldı. Bu, okulun yaklaşımıyla ilgili. Rektörlük kapılarını açtı. Ben hiç şartsız kayıtsız kabul ediyorum dedi. Diğer üniversiteler sorun çıkardı.

Nasıl sorunlar?

Hangi bölüme koyacağız, teolojinin mi ilahiyatın mı içine koyacağız diye. Burada teoloji bölümünün içindeyiz. Burada 4 bölümüz; Protestan, Katolik, Sünnilik ve Alevilik.

Anlatılcak konular belirlenirken önünüzde örnek yoktu. Bunu nasıl ortaya çıkardınız?

Tabi bu oluşturulurken de bir ilk oluşturuluyor. Örnek alacağınız bir müfredat yok. Sünniler mesela Türkiye’deki müfredata bakıyorlar. İmam hatibin yıllarca denenmiş, didaktik olarak test edilmiş, bir programı vardır. Uygulanması ve sonuçları biliniyor. Katoliklerin de öyle. Biz neyi kaynak alacaktık? Tabi bu başlangıç çalışması, karın ağrıtan bir çalışma oldu. Komşu teolojilere disiplinlere bakıyoruz. Şemalara baktık risaleler vardı, bizde de buyruk metinler vardı. Dedik bu o konuya giriyor. Şemayı alıp içini alevi elementleriyle dolduruyoruz.

Derslere ilk yıllarda talep nasıldı, şu an nasıl?

H.A. : Talepler gittikçe artıyor. Öğretmen yetiştirmeyle başladık. Şimdi yetişkinler de başladı ders almaya. Onlar için ekstra program hazırladık. Öğrenci olmayanlar da dışarıdan gelip kendini yetiştiriyor. Paralı program. 3 sömestr bu dersleri görüp sonra sertifika alıyorlar. İlk grup bu sömestrda mezun oluyor.

İ.K. : Şu anda tüm Almanya'da yaklaşık 2 bin Alevi öğrenci Alevilik dersine katılıyor. Bu sayı yeni Alevi öğretmenlerin atanmasıyla her yıl artıyor.

Erkekler mi kadınlar mı derse ilgi gösteriyor?

Öğrencilerimizin yüzde 80’i kadın.

Hangi dersler var?

Aleviliğin mistik ve tasavvufi bir öğreti olduğunu anlatıyoruz. Derslerde de; Alevi terminolojisi, Alevi inanç metinlerine giriş, buyruk, deyiş ve sanat, alevi tarihine giriş, alevi din pedagojisine giriş. Tarihi gelişimi olarak Alevilik, Kızılbaşlık, Tahtacı Alevileri, Aleviliğin temel prensipleri, cem ibadeti, musaiplik, ocak sistemi, dede talip ilişkisi derslerini veriyoruz. Öğretmenler bu dersleri alıp okullarda 7-8-9 yaşındaki çocuklara eğitim veriyor.

Almanlar da Yunanlar da dersi alıyor

Herkes alabiliyor mu dersi?

Söylemiştim artık dışarıdan da dersler alınıyor. Genelde dışarıdan alanlar Türkiye kökenli fakat Balkanlar’dan da gelen alevi kökenliler var, Yunan Alevileri de. Bilimsel bir şekilde Aleviliği burada öğreniyorlar. Dersler herkese açık. Dersi alan Sünniler, Araplar ve Almanlar da var. Haftada 12 saat Alevilik dersi veriyoruz okulda.

Öğrenciler Aleviliği öğrendikçe şaşırdıkları durumlar oluyor mu?

Evet oluyor. Mesela, kadın ve erkeklerin birlikte ibadet etmesi ilgilerini çekiyor. Cem ibadetinin yürütülmesi de ilginç geliyor onlara. Cem aynı zamanda mahkeme yeridir. Cem alanındaki iki kişi küs olsa cem başlamaz. Dede onları barıştırır ve sonra ibadet başlar. Sosyal boyutu da vardır.

Almanlar bu dersi aldıktan sonra, bu dersi verebiliyorlar mı?

Hayır. Çünkü bu dersi verebilmek için inanç bağlılığı isteniyor.

Alevi olabiliyor muyuz diye soran oluyor mu?

Soruyorlar. Bu en büyük soru ve sorunlardan bir tanesi. Olunabilir deniliyor fakat Aleviler bu konuda hemfikir değil.

Dersleri aldıktan sonra Aleviliğin olduğu topraklara giden var mı? Dedelerle tanışanlar mesela?

Evet çok var. Doktorantlarımız saha çalışmaları yapıyor. Ocak sistemini, musaipliği, cemleri inceliyor.

Almanya’da Alevilere bakış nasıl?

Alman toplumu fazla bilmiyor. Bilenler de hayranlık duyuyor ve şaşırıyorlar. Farklılığı anlıyorlar. Farklılığı anlamıştık ama bunun inançtan kaynaklandığını bilmiyorduk diyorlar. Alman hükümetinin de tüm inançlara saygısı vardır. Özlemini çektiğimiz bir saygı biçimidir ve burada uyguluyorlar.

Biz burada Alevilik derslerini başlattığımızda Eğitim Bakanı geldi açılışa. Kilise temsilcileri, her büyük organizasyonun temsilcisi ve Stuttgart Başkonsolosu da geldi. Çok sevindik, onurlandık. Biz isterdik ki ilki burada değil de Türkiye’de olsaydı. Çünkü Alevilerin memleketi orası. Dünyada ilk. Burada bu dersin veriliyor olması Alman basınında çok yer aldı.

Alevilik Türk kültürünün bir zenginliği değil, inançtır

Alevilik nedir? Nasıl tanımlıyorsunuz öğrencilerinize anlatırken?

Mesela Türkiye’de din derslerinde verilen konular, Hacı Bektaş-ı Veli’ye değiniliyor. Alevilik henüz bir inanç değil de Türk kültürünün bir zenginliği olarak, folklorik yön olarak görünüyor. Aleviler bunu istemiyor. Aleviliği bir inanç olarak tanımlıyoruz ve inanç olarak kabul ettiklerinden dolayı burada ders verebiliyoruz.

Diğer hocaların izlenimleri nasıl?

Çok harmonik çalışıyoruz. Mesela birazdan Katolik profesör arkadaşımla ortak ders vereceğiz. Dinler arası öğrenme diye bir ders. İnançların ortak noktalarını, kesiştiği yerleri anlatıyoruz. Bize yaklaşımları olumlu.


2 Mayıs 2016 Pazartesi

Nihan İnan: "Enstrümanımı vücudumda taşıyorum" - CNNTÜRK

Genç soprano… “Enstrümanımı vücudumda taşıyorum…”

Nihan İnan… İlk dinlediğimde tüylerimi diken diken eden ve gözlerimi yaşlara bulayan o sesin sahibi 25 yaşında, lirik soprano. Aynı zamanda Nazım Hikmet Korosu’nun genel koordinatörlüğünü yapıyor. Tam bir Anna Netrebko hayranı… Bu arada albüm hazırlığında. İlk olarak babası keşfetti müzik kulağını, sonrasında ise öğretmenleri duydu yeteneğini. Dünyanın çeşitli yerlerinde konserler verdi. Ünlü müzisyenlerle aynı sahneyi paylaştı. Enstrümanımı vücudumda taşıyorum diyor Nihan.. Peki başarıyı nasıl yakaladı? Nasıl tecrübeler edindi, Türkiye’de operaya bakış nasıl? Ve sahnede en heyecan duyduğu zamanlar hangileriydi üstelik hayalindeki sahne neresi.. Hepsini konuştuk. İşte genç yetenek Nihan İnan’ın hikayesi…




“Çocukluğum hoparlörlerin altında uyuyarak geçti”

25 yaşındasın ve mesleğinde güzel de bir noktadasın. Başarıya nasıl ulaştın?

1990 doğumluyum.. 98 yılında konservatuara başladım yarı zamanlı ve Uludağ Üniversitesi'nde de viyola bölümünü kazandım. Sonra ortaokulda tam zamanlı bir girdim konservatuara üniversiteden mezun olana kadar konservatuardaydım. Lisede İstanbul Üniversitesi’ne geçtim, oradan mezunum. Viyolayı o dönem bırakıp opera bölümüne geçtim. Operadan mezunum.

Nasıl bir çocukluk geçirdin ve neden opera?

Enstrümanımı çok seviyordum ve bırakmak gibi düşüncem yoktu. İlk aşk babam ve halamdan geldi. Babam udi ve aynı zamanda şarkı söyler. Halam da solisttir. Hatta babamla halamın Ses Dergisi’nde afişleri falan yayınlanırmış. Babam bir tesiste müdürlük yapıyordu ama aynı tesisin müzisyenliğini de yapıyordu. Makine mühendisiydi ama diğer taraftan müzikten hiç vazgeçmedi. Çocukluğum babamın konserlerinde hoparlör altında uyuyarak geçti.

“Mükemmeliyetçiyim, o yüzden …”

Peki sendeki cevher nasıl fark edildi?

Babamla abim bir gün evde bir şarkı kaydetti. Fakat ben bir şeyden hazzetmemişim. Meğerse şarkının o yerinde bir akort, olması gerekenden farklı, yanlış basılmış. Babam dedi ki; demek ki senin kulağın iyi, gel kızım dedi ve beni oturttu koltuğa kulak sınavı yaptı. Çift sesler tek sesler diye. Ve sonra beni konservatuara götürmeye karar verdiler. İkinci girişimde kazandım.

Enstrümanını bu kadar sevmene rağmen neden bıraktın? İkisini aynı anda yürütemiyor muydun?

Tek bir profesyonellik alanı seçmeyi, kendime daha uygun gördüm. Hem viyolada hem şarkıda, ikisinde mükemmelliyetçi olamazdım. Öbür türlü iki şeye birden eşit değeri vermeye çalışmak beni mutsuz ederdi. Ama tamamen bırakmış değilim, evde çalıyorum.

“Kelime söyleyecek olmak daha baskın geldi”

Operaya geçişin nasıl oldu?

Lisedeyken öğretmenlerim, viyolayı da güzel çalıyorsun ama güzel de söylüyorsun,  gel sana bir de solo söyletelim dediler ve operadan bir aria söylettiler.

Karar vermekte zorlandın mı?

Aslında bir gecede karar verdim. Çünkü, şarkı söylemeyi hep çok sevdim. Viyolayı da çok seviyordum ama kelimeler daha büyülüydü. Viyola çalarak insanların hayal dünyasında bir şey canlanmasına sebep oluyordum ve bu çok güzel bir şey. Ama kelime söyleyecek olmak bana biraz daha baskın geldi. Enstrümanla bunu yapabilmek çok büyük profesyonellik gerektiriyor. Ve öz eleştiri olması gerekirse eğer, o kadar da iyi bir viyolacı olamayacaktım. Bence ben bir şarkıcı olarak, daha iyiyim. O yüzden operayı seçtim.

Peki ailene anlattığında ne dediler?

Babama anlattım önce. Nasıl mutlu olacaksan öyle olsun, otur kendi kararını ver ve ben seni destekliyorum dedi. Babaannem de, arkada bir sürü adam bir sürü şey çalıyor ama önde bir tanesi söylüyor neden bir tane olmayasın dedi.

“Kendimi hep yarışmalarda denedim”

Sonra yarışmalar geldi ardı ardına muhtemelen? Neler kattı yarışmalar sana?

Evet kendimi denemek için yarışmalara girdim ve çok şey öğrendim. Çok insanla tanıştım, çok şehir gördüm ve arkadaşlarım oldu. Kulisin heyecanına, başkalarının heyecanına şahit olmak gibi tecrübelerim oldu. Bence zaten insan hep kendini denemeli. Yarışma, ne üzer, ne sevindirir aslında. Sadece kendini denersin, sahne deneyimi kazanmak, performansı deneyimlemek, ben yoruluyor muyum bu kadar şeyi arka arkaya söylediğim zaman acaba tıkanıyor muyum, sıkışıyor mu acaba sesim diye bakarsın. Şuan hala yarışmaları takip ediyorum.

Nerelerde çalıştın?

The Schleswig-Holstein Music Festival’inde 3 yıl çalıştım. Her yıl farklı ülkelerde 500-600 konser yapan bir festival. 2011 de Türkiye’ye geldiler ve onların koristi oldum. İnternasyonel bir koro oluşturuyorlar. Oturuyorsun solunda İsrailli, sağında Amerikalı biri var. Ve öyle ki bütün kavgaların sona erdiği bir yer orası.

Sesin açısından zorlandığın zaman oldu mu?

Evet. Festival kapsamındaki ilk konserin yapılacağı zaman sesim kısıldı. Meğer sesimi o kadar gereksiz kullanmışım ki, sesimi itmişim. Çünkü o bilinç yok. Yaşım genç, daha öğrenciyim. Ben de provaları gözlerle takip ettim. Sonra anladım bir koroda nasıl şarkı söylenir, nasıl kendini yormazsın.

“Sesin uyku halini üzerinden atması gerek”

Konserlere nasıl hazırlanıyorsun? Her sabah kalktığında sesin için yaptığın bir şey var mıdır?

Konser ya da prova varsa, en az 4 saat önce uyanıyorum. Vücudun açılması gerekir. Ses teli bir kas. Uyanması ve yorgunluğu atması gerekiyor. Muhakkak 4-5 saat öncesinde uyanmış, yemeğimi yemiş, kendime gelmiş kahvemi içmiş olmam gerekiyor.

Peki heyecanın doruklarda olduğu sahnen hangisiydi? Kiminle aynı sahneyi paylaşınca yaşadın bunu?

Benim için bir numara Fazıl Say ve ardından en heyecanlandığım isim Andrea Bocelli oldu.

Fazıl Say ile yollarınız nasıl kesişti?

Fazıl bey geniş ranjlı, dramatik soprano gibi biriyle çalışmak istiyorum kim olabilir diye sormuş etrafına. O ona, o ona derken, bir şekilde işin ucu bana geldi. Öğrenciydim o zaman. Ve öylece tanışmış olduk.  Fazıl Say ile ilk provada da sanatın hem çok büyük bir disiplin hem de çok büyük bir hoş görü gerektirdiğini öğrendim. 

Zor mu Fazıl Say ile çalışmak?

4 yıldır birlikte çalışıyoruz. Fazıl bey her zaman da gençlere destek oluyor, önerilerde bulunuyor, bir şeyi beğenmediğinde de beğendiğinde de söyler. Onunla çalışmak çok öğretici ve keyiflidir.

“Hamburg Operası beni büyüledi”

Birlikte sahnedeyken, neyi seslendirirken insani açıdan da deneyimin arttı?

Sivas katliamını biliyorum, okudum ama Metin Altıok’un kızıyla göz göze gelip Metin Altıok’un şiirini söylemek biraz değişik oluyor. Behçet Aysan’ın kızıyla konserlerde göz göze gelip “ben bilirim, bu acı bizim ora işi hançer acısı, tanıdım acısından Sivas işi” demek insanı garip yapıyor. Her seferinde boğazım düğümleniyor. Fazıl Say öyle bestelemiş ki bu eseri, üçüncü bölümde öyle bir şey yapmış ki yanıyoruz, hep beraber yanıyoruz. Sahne yanıyor, o müzik yanıyor. Oradaki insanlar yanmış ve biz de yanıyoruz söylerken. O yüzden benim için muhteşem ve kalıpları kıran bir deneyimdi. Ufkumu genişletti.

“Neden Urfa’da opera yok”

Türkiye’yi yurt dışındaki klasik müzik dinleyicisiyle kıyaslarsan ne söylersin?

Türkiye’de de çok iyi kemik klasik müzik dinleyicisi var. Özellikle Avrupa’da bu heyecan toplumun çok büyük bir yüzdesine sirayet etmiş, bizde çok küçük yüzdesinde kalıyor. Mesela neden sadece büyük şehirlerde opera var. Almanya’nın en küçük şehrine kadar operası var, yoksa müzik festivali var ve o da yoksa çok iyi bir konservaturı ve konser salonu var. Bence problem bu. Niye Urfa Devlet Opera ve Balesi yok. Samsun’da var ama neden Trabzon’da yok. Yaygınlaştırılmalı.

“Türkiye’de opera sanatçılığı bağırmak oluyor”

Senin yolundan yürüyenlere ne tavsiye edersin? Ben şunları yaptım siz yapmayın dediğin ne var?

Hırs güzel ama küpüne zarar vermedikçe. İnatçı olmak gerek. Olmadıysa bir daha denemek gerek. Sosyal medyada klasik müzik sayfaları var, yarışmaları takip etsinler, katılsınlar, jürinin yorumlarını alsınlar. Mesela katıldığım yarışmada Hamburg Operası’nda iki aria söyledim. Muhteşem bir deneyimdi. İster istemez kafamı yukarı kaldırıyorum o işlemeler, balkonlar öyle güzeller. Tamam sonra almadılar beni, almasınlar ama ben oraya çıktım ve şarkı söyledim. Orada şarkı söylemenin nasıl bir şey olduğunu biliyorum ve bu beni daha hırslı yapıyor.

Operacısın ve Türk operacılar ülkelerinde kendilerini nasıl hissediyor?

Değer görmeye layık olmadığımızı düşünüyoruz kimi zaman. Kendimizi bu hissin içinde buluyoruz. ister istemez. Biz biraz böyle hissediyoruz. Olmakla olmamak arasında kalıyoruz. Türkiye’de sanat yine belirli bir kitle tarafından desteklenirken, kendinizi prensesler krallar gibi hissederken, bir güruh tarafından da tamamen şarkıcılık ve opera sanatçılığı bağırmak oluyor. Ne hissedeceğimizi şaşırıyoruz. Konserlerde alkış kıyamet, ama ortamlarda a siz o bağıranlar mısınız diyorlar. Bir insan opera sevmek zorunda değil ama saygı duymalı.

Ambiansından en çok etkilendiğin sahne hangisiydi? Ve en iyi izleyici neredeydi?

Tayvan’da konser verdiğimiz yerde arkamı döndüğümde dağlar, ortasında şelale, aşağısı uçurum, üstümüzden köprü geçiyor ve altında şarkılar söyledik. Doğa inanılmazdı. Fakat Berlin ve Hamburg sahneleri çok etkileyiciydi. Yarışma için gitmiştim ve seyirci olmamasına rağmen etkisi çoktu. Seyircili olarak ise 2015 TİM Maslak’ta seyirci çok tatlıydı ve sahneye çiçek attılar, çok mutlu oldum.

Nerede konser vermek istersin?

La Scala da tabi ki. Fakat Türkiye’de kadro sınavı açılsın ve ben burada bir operaya gideyim. Babannem gelsin beni izlemeye, kendi dilimi konuştuğum insanlarla, mezun olduğum arkadaşlarımla aynı sahneyi paylaşmak istiyorum.

Türkiye'de klasik eğitim noktasında gördüğün eksiklikler var mı? Yurt dışına gittiğimizde tökezleyebiliyoruz dediğin.

Dil eksiğimiz var. Kendi çabanı göstermezsen okulda iyi dil öğrenemezsin.

Sürekli taşıdığın bir enstrümanın var nasıl hissettiriyor bu?

Sesin bir limiti var. Benim sesimin limiti var ve ben bunu biliyorum ve bu, benim enstrümanım ayrıca alışkanlıklarını biliyorum. Hangi gün iyi söyler hangi gün kötü söyleyebiliyorum. Herkes kendi enstrümanını bilir. Enstrümanımı vücudumda taşıyorum. Kemancı arşesini reçineliyebilir tellerini değiştirebilir ama ben maksimum ıhlamur içebilirim.