27 Eylül 2012 Perşembe

KAMİL İNSAN NEŞET ERTAŞ..



Suya sabuna dokunmadan, sessiz ve usulca yaşadı.
Övünmeyi sevmeyen, karşısındaki kaç yaşında olursa olsun ve ne iş yaparsa yapsın herkese aynı eda ve tavırla yaklaşır, konuşurdu.
Peki neydi onu diğerlerinden ayıran?
Medyatik tutumu yoktu.
Özünden kopmadı.
Olduğu gibi tamamen öz idi Neşet Ertaş.
Geldiği yeri hiçbir zaman unutmadı.
Halk adamıydı.
Yürekli ve içliydi.
Gerçekti hissetikleri ve yaşadıkları.
Dallandırmadan budaklamadan olduğu gibi çizdi kelimelerle ve telleriyle süsledi acısını, tatlısını,hüznünü.
Oldukça mütavazı idi.
Olduğu gibiydi.
Yaşamı da öyleydi.
İki büyük nimetim var biri anam biri yarim derdi.
Ozanlar içinde ayrı bir yeri vardı.
İlkokula iki yıl gitti, sonra okulu bıraktı ve babasının gittiği düğünlerde köçeklik yaptı.
Aynı zamanda keman çalmayı öğrendi ve sonrasında da saz.
Yöredeki şiirler onun besteleriyle hayat bulmuştu.
Öyle bir vururdu ki sazın gerdanına.
Parçalar gibiydi.
Samimiydi hep, iç dünyasını dış dünyayla paylaştı hep.
74 yaşındayım dedi göçmeden.
Bunca yıl kula kulluk ettiğini söyledi.
Neyse..
Hep olmadı göz önünde.
Ama kaçmadı da.
Belki mecburiyetten belki öyle istediğinden.
Koca bir yalnızlıktı o.
Kocaman bir kalabalıktı da.
Her hissedilene karşılık olabilecek biriydi o.
Türküleri sıcakta da soğukta da hep bir kalkandı sanki.
Hiçbir zaman ders vermedi.
İsteyen dinlesin izlesin yapar dedi.
O söylerken anlattığı toprağı koklar,,yaşadığı durumu yaşar gibi olurdum.
Onun gibi aşık olabileceğimi hayal ederdim.
Temizdi, cesurdu.
Babası,,üstad,, Muharrem Ertaş’la bile atışmıştı bunun için.
Muharrem - Neşet Ertaş
Babası, gel vazgeç bu sevdadan aslını astarını bilmiyoruz alma dedi.
Ama Neşet kapılmıştı bir kere, aldı Leyla’yı.
Karşı çıktı istemedi Leyla’yı baba Muharrem Ertaş.
‘Babası son pişmanlık fayda etmez evladım’ dedi.
Şöyle seslendi;
Sen Neşet’im diyorsun o da ben Leyla
Sebep oldu anası ayırdı böyle
Bir ben söyleyim bir de sen söyle
Atasözü muteberdir evladım.
Tükettin ömrümü, koymadın özümü
Atasözü tutmayan döver dizini
Leyla çıkmış konsere, takmış pozunu
O da bize namustur evladım.
Küsmedim Neşed’im kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum, ne deyim sana
Sen aklını yitirmişsin evladım..” dizeleriyle seslendi oğluna.
Bunları söylemek istediğini söyleyerek başlamıştı dizelerine.
Aradan bazı yerlerini çıkardım ama öz olarak böyle.

Leyla’dan ayrıldıktan sonra da sürdü bu dizeler ama devamında Neşet’in Leyla’ya söyleyecekleri vardı.
O da zaten pek çoğumuzun bildiği dizelerdir.
Der ki Leyla’ya..
Neşet Ertaş ve Leyla'sı
“Bilemedim kıymetini kadrini
Hata benim günah benim suç benim
Eliminen içtim derdin zehrini
Hata benim günah benim suç benim
Bir günden bir güne sormadım seni
Körümüş gözlerim görmedim seni
Boşa mecnun eylemişim ben beni
Hata benim günah benim suç benim”

Üçü arasında gelinen son durum da olayi özetler aslında.
O dizeler de..
“Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin” dir.

Yani hayatında, hayatlarındaki soyutluğu sezinleyebilmek zor değil.
Acısıyla tatlısıyla dizelere vurmuş.
Hayat senaryolarını bu şekilde seslendirmeleri ve bizim de ya da belki benim buna şahit olmam da aklımdan şunu geçiriyor, şunları söyletiyor.
Aslında duygular zamanında ne güzelmiş.
Ne gerçekmiş.
Soyutluğun somutluğa dökülüşü ne şahane imiş.
Ki söz olmasa bile o tellerin anlattıkları var.
Buradan bile anlaşılabilir belki yaşanılan.

Bu arada saz çaldığında eli oynardı.
Bileği titremezdi bile.
Kırık bilek derlerdi ona.
Saza vuruşu, güftesi, bestesi.
Sözleri çığrısı ve havalandırışı.
Babasinin yolundan gitti hep.
Örnek aldığı tek insandı.
Babamla ruhum aynı derdi.
O adeta türkü söylemek için gelmişti dünyaya.
Sazın söze sözün saza bu kadar yakışması onun şahane yeteneğine hayran kalmamak imkansızdı.
Geleneklerinden kopmadı.Ama yeniyi de kaçırmadı.Zamana ayak uydurdu yine.
Aslında yurtdışına gidişi ve orada yaşadığı 25 yıl bana çok kör ve sapa geliyor.
Belki o kadar yıl orada olmasaydı içimizde olsaydı bugünki kadar saygı görür müydü?
Acaba uzakta olduğu için bir özlem olduğu için mi böyle.. gibi sorular da akıllara gelmiyor değil.
Çünkü biliyoruz ki içimizde onca yetenek ne kadar ilgi, saygı gördü ki.
Hepimiz biliyoruz ki insanlar gidince kıymete binerler.
Neyse ama Neşet Ertaş’ın öyle olmadığı en azından sorunun cevabında düşüncemin öyle olmadığını biliyorum.
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm demiş.
Çok ağır üç durumu sıralamış.
Ve bu durum o zaman çok derin yaşandığından ki biliyoruz ailesinde ve çevresinde yaşanan en ağırı da yoksulluktu.
Belki de yoksulluk ve mal olarak bir şeylere sahip olamayışları böyle halk adamı yaptırmıştı.
İnsanları anlatıyordu çünkü.
Ayrılıklar da oldu tabi.
Annesini kaybettiğinde küçücüktü,, kardeşleri vardı.
Hayat zaten çok zor başlamıştı.
Zor da devam etti.
Bu yaşına kadar Neşet Ertaş üretip para kazanmak zorundaydı.
Dikili ağacı türküleriydi.
Sormuşlar,,kaç türkünüz var diye.
Demiş ki; kaç tane olursa olsun önemli değil. Babam olsun ben olayım insanların gönlüne hizmet için türkülerimizi söyledik. Halkımız kaç tanesini kabul ettiyse biz o kadar diyoruz.”demişti.

O gün 25.09.2012 sabaha karşı yoğun bakıma alındığı haberini veriyorduk hala.
İçimde umut vardı. Aklımdan o düşünceyi geçirmek istemiyordum. Çok soğuktu çünkü.
Onunla büyümüştüm. Ailecek severdik öyle ki ailemizden biriydi Neşet Ertaş. Önceki gün de Hacı Taşan ve Muharrem Ertaş’ı anmıştık. Ne bilelim ertesi günden sonra onu da artık dinlerken yad edeceğimizi. Sabah iş bitti, ama hayat mücadelesi devam ediyordu tabi. Gözlerimi açtığımda onun somutluğunun artık aramızda olmadığını öğrendim. Dedemden sonra ilk kez böyle olmuştum. İçim kıyıldı, ciğerim yandı, bir parçam gitmişti sanki. Onu yakından hiç görmemiştim ama onu öyle tanıyordum ki. Ve öyle içim de kaldı ki onun o bileğini öpememek. Önünde saygıyla eğilememek,, yaşarken..

Ustanın gidişi bile tartışma yarattı. Cenazesi cemevinden mi kalkacak yoksa camiden mi diye.
Aslında o her yerin idi. O yaşarken ayırdı mı ki, cenazesi kalkarken şimdi o ayrılıyor. Nasıl istediyse öyledir. O herkesin ve her yerin idi.

Böyle durumlarda herkes kendine pay çıkarmaya çalışır ya yine aynı manzaraları gördük. Şaşırmadım. Üzücü.

Babamın ‘ayacuna’ gömün beni diye vasiyet etmişti. Biraz aşağısına kazdılar mezarını ama şükürler olsun ki o onun istediği gibi oldu. Orayı kapattırdı Ertuğrul Günay ve babasının ayak ucuna açtırdı mezar yerini. Ve Neşet Ertaş istediği gibi babasının ayacuna gömüldü..

İç Anadolu’nun bağrı.
Bozlak diyarı..
Kırşehir’in hangi köyünde doğduğuyla ilgili net bilgi yok. Ama dünyaya gözlerini açtığında yıl 1938’di. Gittiğinde de 2012..

Tam 74 yıl.. kocaman bir hayat sığdırdı bunca yıla, bir sürü güzellik, bir sürü duygu ve saygıyı bıraktı,eserleri var artık. Yüzyıllarca dilden dile dolanacak. Ama o gittiğinde onun hikayelerini daha fazla duyar dinler okur olduk. Yaşayan hazineydi o. Yaşarken bilmek de giderken bilmek kadar önemliydi.
Değişmeyen kişi,,kamil insan, olsun insan..
Usta,,üstad..

Doğduğu topraklara 754 km uzakta veda etti hayata.
İzmir’de.

Şimdi öz toprağında..
Mekanı cennet olsun...
Saygıyla..

                                                               (Mezar Arasında)