20 Mayıs 2014 Salı

Zülfü Livaneli ile "Kardeşimin Hikayesi" üzerine

Geçen yıl yaptığım bu röportajı bir kez daha paylaşmak istedim. Yorumlarınız benim için çok kıymetli. Teşekkürler..

Büşra Sanay
Büşra Sanay busras@cnnturk.com.tr

CNN Türk Haber Spikeri
Züfü Livaneli'yle 'Kardeşimin Hikayesi' üzerine...
Benim için çok değerli olan bir isim bu sefer konuştuğum kişi. Yıllardır müzikleriyle büyümüş olduğum ve kitaplarını heyecanla okuduğum aynı zamanda. Konuğum Zülfü Livaneli.
Onun için aslında söyleyebileceğim o kadar çok şey var ki... Bir yandan da sanki yazdıklarımla onu anlatamayacakmış gibiyim de.  Aslında çoğumuz biliyor onun kim olduğunu, nasıl eserler ortaya çıkardığını ve nasıl bir Zülfüsever kitlesi olduğunu. Benim hayatımda hakikaten güzel bir değerdir Livaneli. Buluşacağımız saat yaklaştıkça heyecanım artmaya başlıyor. Ve her onu görmeden önce elim ayağıma dolanıyor. Çünkü müziklerini dinlediğim, konserlerinde hep bir ağızdan eserlerini okuduğum ve kitaplarında her seferinde ayrı bir dünyaya daldığım kişi bu. İçimdeki bu güzel sevgi saygıyı ifade etmem zor oluyor anladığınız gibi.



Görüşmemiz aslında yoğun gündem konuşmasıyla sürdü desem yeridir. Siyaset, ülkenin son günlerinde yaşananlar ve edebiyata dair pek çok şey konuştuk paylaştık.

Ancak burada paylaşmak istediğim kısmı son çıkardığı kitap olan "Kardeşimin Hikayesi." Çıktığı günden bu yana çok satılanlar rafını satın almışçasına inmiyor oradan. İlk basımı bitmek üzere ve elde iki günde eriyen bir kitap adeta. Yani hatta ben fazla bir zamanda bile bitirdim. Bir gecede bitiren arkadaşlarım oldu. Çünkü kitap derin bir psikoloji analizi yapan ve sürprizle dolu bir kitap. Bulmaca gibi. Ama bomba biraz sonlarda gizli. Bu arada Zülfü Livaneli ile röportaja giderken kendimi kitaptaki bir karaktere benzettim. Okuyanlar anlayacaktır. Aklıma geldikçe tebessüm etmeden alamıyorum kendimi.

Buyrun keyifli okumalar…

B. S.: Çıktığı günden beri yerini  ve en çok satanlardaki rafını kimseye kaptırmayan yeni eseriniz… Kapak resmine baktığımızda belki bir aşk, yasak ,engellenmiş bir aşkmış gibi görünüyor ama aslında başka bir şey var kitapta? Kitaptaki o şey ne?

Z. L.: Daha çok psikolojik, felsefi boyutu var ama aşk üstüne düşünce var  ve bir takım aşk olayları var. Sadece bir tane değil. Yani bir kaç katmanda aşk olayı var. Ve bunun günümüzde aşk adı altında ve çoğunlukla mutluluk biçiminde tarif edilen şeyden daha temel bir insan dürtüsü olduğu. Kitabın arkasında yazdığı gibi "aşk bir uçurum kenarında gözü bağlı yürümektir" i anlatan bir kitap bu. Çünkü insanın beyninin derinliklerinde oluşan bir şey bu. Kitabı yazmadan önce Amerika'dan beyinle ilgili son yazılmış kitapları getirttim ve 1-2 yıl okudum. Kadın beyni ve erkek beyni üzerine çok ilginç araştırmalar, bulgular var.

B.S.: Ne gibi?

Z. L.: Bir kere tamamen ayrı çalışıyor kadın ve erkek beyni. İki yaşından itibaren farklılaşıyor. Ama ortak olan bir taraf var, alnımızın hemen arkasında frontal lob dediğimiz yer. Bu frontal lobda değerlendiririz her şeyi. Yani bir ağaç görüyoruz, şimdi yeşil bir ağaç ve bakıyoruz rengi ve boyutu normal. Ama hiç görmediğimiz renkte bir ağaç görsek ve yapraklar lacivert olsa bir şey normal değil diyor burada. Ya da bir fil kadar kedi görsek normal değil diyor bize. Bu lob gelen bilgileri süzüyor ve beynin daha derin noktalarına gönderiyor. Beynin daha derin noktalarında ne var? İnanç var. Yahut aşk ya da çok koyu ideolojik bağlılıklar var. Şimdi öyle durumlarda frontal lob devreden çıkıyor. Mesela üstüne bombalar bağlayıp patlatan insanlar. Şimdi düşünse frontal lob devrede olsa öyle bir şey yapabilir mi? Ama onu düşünemeyecek hale geliyor. Aşk da böyle bir şey onun için çok tehlikeli işte. Truva savaşı aşk yüzünden çıktı.  Anna Karanina, Madam Bovary… Kitapta da anlatıyorum. Yani aşk yüzünden intiharlar, cinayetler, katliamlar, savaşlar.  Bütün dünya edebiyat tarihi böyle bu gözle bakarsanız.

"Bu roman kendini yazdırmak için beni zorladı"

B. S.: 10 yıldır kafanızda böyle bir kitap yazmak varken neden şimdi? Ya da kafanızda bunun bir alt yapısı varken diğer kitapları nasıl yazdınız? Ki oldukça başarılı ve dünya dillerine çevrilmiş eserlerinizden bahsediyoruz.
Z. L.: Kafamda bir tek hikaye olmuyor. Üç beş roman konusu birden oluyor. Ve bunlar zaman zaman birbirine karışıyor zaman zaman karakterler geçişler yapıyor. Sonra bir hikaye olgunlaşıyor ve kendini yazdırmaya başlıyor. Öyle bir süreç.  Mesela Serenad'ı  yazarken de kafamda bu roman vardı.  Daha önce de vardı. Ama Seranad o sırada öne çıktı, kendini yazdırdı. Bir meyvenin olgunlaşması gibi roman fikrinin olgunlaşması gibi bir olay da var. Galiba önemli olan bu noktaya gelmesi. Bu romanda bir süre sonra kendini yazdırmak için beni zorlamaya başladı. Onun için çekildim bir kenara. Ama o kadar uzun düşünme sürelerinden sonra mutlaka bir yere çekilip de yazmam gerekiyor. Yani gündelik hayat içinde yazamıyorum.


B. S.: Ama aslında eseri besleyenler de gündelik hayattaki olaylar, yaşantılar değil mi?

Z. L.:
Tabi ki. Uçakta, trende, seyahatte, konserde yani yaşadığın yoğun hayattan alıyor özünü. Haberler etkiliyor, gördüğün insanlar etkiliyor. Mesela daha yazmadığım bir roman var. Bir gün Norveç'e davetliydim. Mutluluk kitabımın Norveççe çıkması dolayısıyla. Dönüşte havaalanında bir Norveçli aile gördüm. Hiç haberleri bile yoktur onların. Bir kadın bir erkek ve bir de çocukları var. Çocuk ortalıklarda oynuyor. Onlar da etrafta bazen görüyorlar bazen görmüyorlar. Sonra bir ara onu kaybeder gibi oldular. Nerede diye baktılar. Büfenin orada buldular. Şimdi ben orada onlara bir takım hikayeler yakıştırdım.  Aslında gördüğüm her insanı bunun acaba nasıl bir hikayesi olabilir diye düşünüyorum. Bunu alışkanlık edindim. Ve dinlediğim insanlardan çok hikayeler öğreniyorum. Çünkü insanları hakikaten dinlemek çok önemli bir kaynak. Hikayesi olmayan insan yok. En yalın zannettiğin insanın bile hikayesi var.

B. S.:
Sizinle konuştuğumuz zaman bazen düşünüyorum zaten.  Bu kadar iyi gözlem yapan ve bu kadar sağlam betimlemeler ve çözümlemeler yapan bir insan beni nasıl anlatır diye. Ama eminim ki benim sizin için düşündüklerimi başkaları da düşünüyordur...Z. L.: Evet zaten arkadaşlarım da onu söylediler. Senden korkulur, durmadan gözlüyorsun hayatı diyorlar ama sahiden öyle bir şey var bende. Tanıştığım insanlar da bir şekilde bir hikaye ama romanlarımdaki karakterler benim tanığım karakterler değil. Bunlar tamamen kurgu karakterler. Fakat tabi ki hayattan edindiğim izlenimler, birikimler ya da yerler tasvirlerde anlattığım yerler mutlaka bir bilgiye görgüye dayanıyor. Sadece odadan çıkmıyor yani bunlar.

B. S.: Nietzsche’den alıntılayarak demişsiniz ki “ geçmişi unutarak yaşamak, mutlu olmak için dünü ve yarını düşünme “… Geçmişi  unutarak insan nasıl yaşayabilir? Biraz toplumsal boyuta geçmiş oluyoruz ama geçmişini bilmeyen bir birey ve millet nasıl mutlu olur ve sağlıklı kararlar alır?

Z. L.:
Elbette geçmişi bilmek önemli, geçmişin acılarını bilmek önemli.  Ama bilinç planında bilmek önemli. Duygusal olarak onu yaşayarak ayakta kalamaz insan. Ve bir toplum da ayakta kalamaz. Hayatımızdaki acıları sürekli canlandırarak yaşamamız mümkün olamaz. Öyle bir hayat mümkün olmaz. Mesela bir yakınınızı kaybettiğiniz anın şiddetini sürekli yaşadığınızı düşünün. Mümkün olabilir mi? Hayır. Ya da eski bir aşkın yakıcı hikayesi. Unutmak insanlara verilmiş aslında en büyük hediye.

B.S.: Şifa suyu.

Z. L.: Doğru, şifa.

B. S.: İşte belki de tam buna karşılık olarak kitaptan şunu söyleyebiliriz. “ İnsan her şeyi hatırlayarak yaşayamaz ama unutarak yaşayabilir.”


Z. L.: Mesela hayvanların tarihselliği yok. Hayvanlar düşünmüyor ama elbette ki geçmişimizden bilinçli olmasa da bilinçaltı şeyler var. İzlerimiz var. Ama her olayı her an hatırlayarak ama o günkü duygularla hatırlayarak yaşamak mümkün değil.

B. S.: Kitapta bir yerde hayvanlarla konuşuyor karakter. Orada özellikle yapmak isteğiniz belki de ifade etmek istediğiniz bir durum mu vardı sosyolojik olarak? Yoksa tamamen karakterle mi ilgili?

Z. L.: Anlattığım karakter ilginç bir kişilik. Onun bir takım takıntıları var. Hayvanlarla konuşmayı da enteresan bir şekilde açıklıyor ya. Bildiğimiz kelimelere dökmüş değil ama onları anlayabildiğini ve anlaşabildiğini düşünüyor. Ama ben burada patolojik bir durum anlatıyorum. Bir şizofreni anlatıyorum.

B. S.: Ama çok usta bir şizofren kesinlikle!

Z. L.: Çok usta evet. Karakter  tamamen ego,  acı çekme  yahut kompleks, nefret, aşk gibi duygular, intikam gibi şeyler duymadığı için gayet sağlıklı ve hedonist bir hayat sürdürüyor. Kendi dünyasında rahat bir şekilde yaşıyor. Mutluluğu bilmiyor. Ama sonra bunun da böyle olamayacağını görüyor ve karşısına bir genç kız çıkıyor.

"Postmodern edebiyatta karakterleri tanıyamıyorsunuz bol bol laf salatası var"

B. S.: Kitapta Nietzsche, Mevlana, Şirazlı Sadi'den alıntılar düşünceler var ve sanatçılar, eser isimleri  var. Melody Gardot da var mesela. Ve kitabın yaklaşık yarısını Melody Gardot dinleyerek okudum. Kitabın içine daha çok girebilmek içindi yaptığım belki ama çok başarılı olduğumu da düşünüyorum. Çünkü karakterleri anlamak için o eserlere o an yönelmek doğru bir adım oldu. Bunları özellikle mi yerleştiriyorsunuz hikayelerinize?

Z. L.: Bilmiyorum. Bunlar zaten benim dünyamdalar. Müzik, felsefe, edebiyat. Esas konularım bunlar. Fakat burada bu kitabın özellikle dünya edebiyat tarihine bir gönderme olması bir güzelleme olmasını da istedim. Çünkü dünyada insan duygularını anlatabilen tek bir dal vardır o da edebiyat. Bence bunu ortaya koyuyor kitap. Zaten bu kitap şimdi çıktı ama yazalı epey olmuştu. Yakın bir zamanda yapılan bir araştırma edebiyatın insan zihinleri üzerinde çok iyileştirici ve çok da zihin açıcı bir etkisi olduğunu söylüyor. Şimdi o kahramanla kitaptaki kahramanla eşleşmek onun gibi düşünmek, düşünmeye çalışmak insanın alanını ufkunu genişletiyor. Bunu bilimsel olarak da ispatlamışlar beyin üzerinde araştırma yaparak. Ben tam da bunu söylüyordum kitapta işte.  Ama edebiyatın da doğru düzgün karakterler yaratan bir edebiyat olması gerek. O karakterlerle birlikte nefes almanız onları tanımanız  gerekiyor. Postmodern edebiyatta kişileri pek tanıyamıyorsunuz. Bol bol laf salatası oluyor. İşte ben onu kastetmiyorum. Sözünü ettiğim, gerçekten hayatımıza tanıdığımız bir insan gibi giren hatta daha fazla giren ve aklımızdan çıkmayan roman kişilikleri.



B. S.: Kitaplarınızı yazarken neden uzaklara gidiyorsunuz?

Z. L.: Gündelik yaşantı ve gerçeklikle bağımı koparmam lazım. Bu gerçeklikle yapamıyorum. Yani sanki iki dünya arasında kalmış gibi oluyorum. Bu dünyadan öbür dünyaya geçmem lazım. O romanın dünyasına girmem gerekiyor. Ve gerçekten de giriyorum. Yani romanda anlatılan o eve giriyorum, orada yaşıyorum öyle hissediyorum. Ancak o zaman bu yoğunlukta kitap çıkabiliyor. Yoksa mümkün olabileceğini sanmıyorum bu kadar yoğun yazmanın.

B. S.: Ne kadar sürede yazdınız? 10 yıldır düşünüyordunuz?

Z. L.: Çabuk yazıyorum aslında 4-5 ay gibi bir sürede tamamdı. Ama bütün çalışmalarıyla 6 ay diyelim. Ama tabi öncesi çok önemli.  Önceden o kadar çok düşünüyorsun ki karakterleri ve o dünyayı tanıyorsun. Ama bu demek değil ki ilk başta düşündüğün plana göre gidiyor her şey. Roman da karakterler de kendi kendini değiştiriyor.

B. S.: Değiştirdiğiniz yerler olmuştur o zaman?

Z. L.: Tabi başka yönlere sapıyor. İlk başta düşündüğümden daha bağımsız hareket etmeye başlıyor karakterler.

B. S.: Aslında bu sorunun yanıtını hep merak etmişimdir. Kitabın girişini yazmak mi yoksa sonuca bağlamak mı zordur? Çünkü pek çok giriş ve sonuç alternatifleri oluşur kitabı ördükçe.

Z. L.: Ben zaten iyi bir kitap yazmanın zor olduğunu düşünüyorum. Kitap yazmak da zor bir iş. Çünkü eskiden beyaz bir sayfa derdik şimdi önünüzde bomboş bir ekran. O kadar çok seçenek var ki hangi cümleyle başlayacaksın, hangi şekilde başlayacaksın, hangi dilde yazacaksın, nasıl devam ettireceksin bu sadece bilinçle de olabilecek bir şey değil. İşte bir havaya kapılıyorsunuz bilinçaltı bilinçüstü hepsi birbirine karışıyor ve yazdıkça siz de onunla birlikte yaşıyorsunuz ve gelişiyor iş. Karakterimin gördüğü hayaller gibi oluyor aslında. Alter State dediğimiz bir şey, yani insanın yarı bilinçli yarı bilinçsizlik durumu yaratıya çok yardım ediyor.

B. S.: Nasıl bir yardımı olabilir ki? İnsan o halde uyuşmuş gibi olmaz mı?

Z. L.: Çok yardım ediyor çünkü o şekilde yazıyorsunuz.  Bir trans durumu var. Eski romancılardan hep biliriz aslında böyle anektotlar. Birgün bir tanesi hüngür hüngür ağlayarak sokağa fırlar. Öldü öldü diye. Sonra derler ki karısı öldü, kardeşi öldü, çocuğu öldü. Ama ölen roman karakteridir. Balzac'da çok görülen bir durum bu. O kadar özdeşleşiyorsun ki. Çünkü o dünyada yaşıyorsun.

B. S.: Bir de dokunamama durumu var karakterde. Gerçekten ilginç bir kişilik. En basiti karşılaştığı insanlarla tokalaşmıyor bile mesela. Bu nasıl bir hastalıktır? Bir insan neden dokunamaz? Doğuştan mıdır yoksa bir travma, yaşanmış bir olay sonrası gelişmiş olabilir miymiş?

Z. L.: Bazen doğuştan oluyor, otistiklerde oluyor, travmalardan sonra oluyor. Beyin çok karmaşık bir şey aslında. Yani beyni inceliyorlar ve son zamanlarda bir takım bulgulara ulaştılar. Biz kararlarımızı kendimiz alıyoruz zannediyoruz ama hepimizin kafasında beynimizin içinde diktatörler var onlar yönetiyor işte. Ego dediğimiz şey beynimizdeki diktatördür. Yani biz değiliz ki o.

"Dokunmak insanın temel özelliği"

Dokunmak önemlidir. İnsanın ten hafızası vardır. Eli ya da teninin hafızası olduğunu nörologlar keşfettiler. Yani insan bir tene değdiği zaman onu unutmuyor. Dolayısıyla her insanın dokunmak ve dokunulmak, sarılmak ve birisinin kendisine sarılması ihtiyacı var. Ama bazı insanlar da var ki dokunamıyorlar, el sıkışamıyorlar. İsveç'te  gördüm böyle insanlar var ve devlet bunlar için özel kurslar açıyor yardımcı olmak için. El sıkışabilme kursları. Bu dokunamayanlar için de bir kucaklama makinası denilen, kitapta anlattığım bir makine icad edilmiş ve bu kullanılan bir şey. Aslında sonunda anlaşılıyor ama kitabı okurken insanlar bunu benim uydurduğumu zannediyorlar. İnsanlara dokunamayan kişiler böyle kolları olan, her taraflarını saran bir makinanın içine girip veya böyle sıkı sıkı sarılarak o duyguyu tatmini atabiliyorlar üzerinden.

B. S.: Sonuçta makine bu. Ne kadar bir insan onlara dokunuyormuş gibi aynı tatmini yaşarlar ki?

Z. L.: Yaşayabiliyorlar. Yani sarılma bir kucaklanma hissi. Buna demek ki insanlara dokunamayanların bile ihtiyacı var. Bence hayvanların da ihtiyacı var. Dokunma canlıların çok önemli bir şeyi. Ağaçlar bile birbirine doğru gidiyor.
Dokunma, unutma gibi,  gerçek nerede başlar, hikaye nerede biter, ya da hikaye nerede başlar gerçek ne demektir yalanlar gibi çok değişik şeylere dokunuyor bu kitap. Bunlar aslında insanın temel özellikleri. Yalan da öyle bir şey.

"İnsan duyguları olmadan yaşar, duyu ayrı şey"

B. S.: Hiçbir duyguyu biri var karşımızda. Bir insan yaşar ama duyguları hisleri olmadan nasıl bir yaşam olur ki o?

Z. L.: Gayet güzel yaşar. İşte burada anlatıyoruz. Hiçbir duygu olmadan da yaşamak mümkün. Duygu ayrı duyu ayrı. Şimdi bunda dokunma, duyu yerinde duygu eksik ama bazen o da yerinde olabilir. Yani duyularla yediğinden içtiğinden zevk alabilir, bedenini çok rahat ettirebilir, spor yapar çok güzel yemekler yiyebilir,  yüzebilir ama bunların yarattığı duygular yok. Böyle insanlar da var dünyada.

B. S.: Kucaklama makinesini sizin uydurduğunuzu düşünenler elbet olmuştur ama mesela ben dokunamamazlık diye bir hastalık olabileceğini düşünmemiştim. Bir yerde de okumamış ve denk gelmemiştim. Gerçek olduğuna şaşırdım. Çünkü insan ister istemez dokunur diye düşünüyordum ta ki bu karakterle tanışana kadar.

Z. L.: Gerçek bunlar tabi.  Ve beynin kapanması da gerçek. Duyguları olmayan insanlar da gerçek. Bizim bu kitapta işte karakter insan duygularını öğrenmeye çalışıyor. Edebiyattan öğrenmeye çalışıyor. Dozunu bilemiyor. Kitabın başında işlenen cinayet, sanki ilk başta bir cinayetin çözülmesi romanı okuyacakmışız duygusu uyandırıyor ama ikinci sayfada ikinci plana düştüğünü ve başka şeylerin ön plana çıktığını görüyoruz çünkü bu bir polisiye değil. Ama yakından tanıdığı birisinin ve daha beş altı saat önce öldürülmüş olduğunu duyunca nasıl bir tepki vermesi gerektiğini düşünüyor. Herhalde diyor üzülmek lazım. Bunun dozu ne olacak, ağlayım mı bağırayım mı gibi düşünerek. Bütün bunlar şaşırtıyor elbet. Bu roman bir süre sonra anlaşılan bir roman. Obsesif bir adam. Temel olarak nasıl bir kitap dersen psikolojik bir kitap.

B. S.: Kitap için tek cümle?

Z. L.: İlginç. Dünya ve Türk edebiyatını çok yakından izleyen biriyim haliyle yıllardır. Yani bunun ilginç bir kitap olduğu kanısındayım. Çünkü buna benzer kitap okumadım şimdiye kadar.

"İlk aşkıma döndüm"

B. S.: İnsanlar sanki sizi müziklerinizle daha çok biliyor ama aslında işin başında edebiyat vardı değil mi?

Z. L.: Evet insanlar tabi müziğimle tanıdılar sevdiler ama benim daha önce yaptığım iş edebiyattı ve kendimi hep hazırladığım iş buydu çocukluğumdan beri. Ama 12 Mart cuntasına karşı yazdığım parçalar beni müziğe çekti ve müzikte bu kadar devam etti. Sonra da insanlar beni önce müzikle tanıdığı için edebiyatçı yönümü biraz yadırgadılar. Müzisyen işte kitap nereden çıktı diye. Dolayısıyla her roman biraz daha geniş okur kitlesine yayıla yayıla bu günlere geldi ama artık o durum zaten kırılmış durumda. Hatta bugün toplumun bu kesimi benim edebiyatımla daha çok ilgileniyor.

B. S.: Yani ilk aşkınıza geri döndünüz.

Z. L.: Evet.

B. S.: Kitabın bir yerinde bir diyalogda asıl karakterin genç kıza işi düşüyor ve uzmanlık alanı olarak internet işi için yardım istediğini ifade ediyor. Sonra asıl karakterde ikisinin arasında uçurum olduğunu düşünüyor bir an. Şu zamanda yani diğer deyişle internet çağı, hızlı ulaşım zamanı da deniyor. Bu zamanı bundan 30-40 yıl öncesiyle kıyaslarsak şu zamandakiler ne kaçırıyor ve kazanıyor?

Z. L.: Kazançta var kayıpta var.

B. S.: Duygulardan daha mı yoksunuz belki de? Çünkü her şeye bu kadar kolay ulaşılabilen bir zamandan bahsediyoruz.

Z. L.: Derinlik diyelim. Derinlik azalıyor ama birçok bilgiye ulaşılabiliyor. Müthiş bir iletişim ağı oluyor ve her bilgi elinin altında. Ama kitapta da anlattığım gibi bir kitabın özetini okumak yetiyor. Alıp da bir kitabı günlerce aylarca okuyacağına, koca koca 2-3 ciltlerin hemen ne olduğunu anlayabiliyorsun. Yani derinleşmek yerine yatay olarak yaygınlaşma çok fazla oldu. Kendi kuşağımdan biliyorum, mesela genç insanları gördüğümde klavyeye dokunuş bile fark ediyor. Biz daktilo kuşağından geldiğimiz için bilgisayara da takır takır basarak yazıyoruz. Ama sizler dokunuyorsunuz.

Röportaj için sevgili Zülfü Livaneli'ye teşekkür ediyorum. Kitaptan güzel bir alıntıyı da paylaşarak noktalamak istiyorum:

"Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve korkar. Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz."

Bu arada buradan okurlara da güzel bir haber verelim. Sonbaharda Zülfü Livaneli müzik hayatının son albümünü yapıp dinleyenlerini selamlamak istiyor...