5 Ekim 2014 Pazar

DEVİR AKIL DEVRİ BIRAK KEMİK KANASIN Dİ Mİ?


Yürek,,, takır takır takır yaz beni akıt beni parmaklarından diyor. 
Nasıl çarpıyor çarpmıyor çarpıyor çarpmıyor bir halde ki çıkar beni diyor buradan ama acaba emin mi ki? E zaten artık sonbahar da geldi nasıl üşüyor nasıl üşüyor yürek, yürek parçalanır. Sonuçta da olan şu ki; parmaklar çalar aklın kapısını ve aklı ele geçirip yüreğe yardımcı olup olamayacaklarını sorar bu işte sen de var mısın der. Ve sıralar yürek için yapmak istediklerini. Yürekte bir ritimsizlik, ruhsuzluk bir rengi solgunluk var gibiydi. Bugün pazar gel onu dışarı çıkaralım der. Akla da uyar ve başlarlar çalışmaya. 
Ama yürek bunu kabul edecek miydi? 
Dışarıya çıkarsa iyi mi olur daha mı kötü bilmiyordu. 
Çünkü dışarısı çok kalabalıktı ve pis. 
Ama gökyüzü vardı ve ağaçlar. 
Hem belki denizi de görebilirdi ve o çok sevdiği kargaları. 
Buna rağmen içeride kalmayı kabul edecek miydi bilmiyordu zaten sıkıntıda olana sıkıntı eklemekten korkuyordu belki de. Yüreği de anlamak lazımdı. Ama yürek tüm bunlara rağmen hala attığının farkındaydı ve ne olacaksa olsundu artık. Gökyüzünü görebilmeyi neden bir şeylerin engellemesine izin veriyordu ki.  Zaten bir gün atmayacaktı. En azından bu bedende olmayacaktı bir bedende olacaksa da.  Uçurtma görmek istiyordu. Sonra da uçurtma gibi yaşamak. Soluk soluğa. Belki de fırtınalı bir hayatta kalmıştı ve daha ılık ılık rüzgarlı bir ritmi olsun istiyordu. 
Akıl parmaklara dedi ki avucuna söyle açılsın sonra da yüreği içine alsın uzatsın göklere ve güzelce bir temizlensin. Parmak bu sefer avucuyla konuşup durumu izah etti ve zaten kendi yaşamları mutlulukları için de yüreklerinin atması gerekti. Aslında gereklilikten çok mutlulukları hep birlikte olunca gerçekti. Yüreklerini çok seviyorlardı . Çünkü gülünce dünyalar gülüyor üzülünce kemikleri kanıyordu sanki. Duygularını uçta yaşıyordu. Ama mutluydu. Hayatı uçlarda sever ama uç olan mevsimleri sevmezdi sadece. 
İçi kaynar ve üşürdü o zamanlarda. 
Ütopik olmamak için sebep yoktu yüreğe göre. 
"Ama" diyenlere ve bunu yaratanlara hasta oluyordu. Ne gerek vardı ki? 
Bazen aklı sevmiyordu çünkü artık insanlar yüreğiyle yaşamıyordu. Aklıyla yaşıyordu. Aklı nasıl kullanırsan yürek öyle mutlu olup hırpalanırdı. Ego gelip yüreğe konuştuğunda akla gidip bunları anlattığında yürek, akıl hiç dinlemez bildiğini okurdu. 
Oysa yürek iyiliği ister ve her şey beyaz kalsın ritim bozulmasın isterdi. Şeffaflıktan uzaklaşıyordu akıl zaman içinde ve bu yüreğin kararmasına sebepti. Buna ne parmaklar bir şey yapabilirdi ne saçlar ne sırt ve ne de avuç içi. Çünkü etraf aklı çeliyordu. Akıl da bu defa hayatını öngöremeden yaşamaya başlıyordu en azından bunun için çabası bile olmuyordu. Çünkü lüks, ihtişam, kolaycılık, ışıklar, kahkahalar, parfüm kokuları, çevre para ve belki de rahatlık egonun aklın ayağını kaydırması için kullandığı hiç özel olmayan ama kanalabileceği şeylerdi aklın. Kim bilir? 
Akıl kendine yazık ediyordu ve bunu yaparken de içine, kalbine. Yüreğini bir kenara atmış bir beden, hiçbir şeydi yürek için. Ve akıl böyle yaptıkça zaman içinde yüreğin sesi duyulmamaya başlıyordu. Yürek çığlık çığlığa olsa da akla güvenmiyordu. Çünkü hayat yürekli olmaktan ibaretti. Onu temiz bırakmaktı hayat. Yürek duyduğu bir çello gıy gıyında bile pır pır olurken, akıl hiç oralı olmaz, görmesine rağmen heyecanlanmazdı bile. Gözü öyle kördü aklın. Yazıktı.

Ama devir artık bu devirdi.

Yürek oraya konulduğu gibi yürek gibi kalarak atmayacaktı bir gün, ama asla kararmayacaktı.


Şeffaf kalplere ve hissederek yaşamaya…