18 Ekim 2015 Pazar

Zülfü Livaneli ile "Konstantiniyye Oteli"ni konuştuk



Zülfü Livaneli’nin son kitabı. Alıp götürüyor, sürüklüyor, kapağın altında kayboluyorsunuz… Sanki film izliyor gibi ya da kitaptaki mekanlardaymışsınız gibi hissettiriyor. Kulağınıza müzikler, gözünüzün önüne sahneler, burnunuza kokular geliyor kapağı kaldırınca, buram buram… Farklı bir tılsımı var bu eserin, kesinlikle. O ince görünen kitap kapağının altında aslında öyle kalın ve yüklü hayatlar var ki… Öyle çok insanın hayatına dahil oluyorsunuz ki okurken. Ve bazen siz de kendinizi sorumlu görebiliyorsunuz belki… Türkiye’nin gündeminden günlerce düşmeyen, çok konuşup tartıştığımız ve ülke geçmişinde derin izler bırakan, bırakabilecek olayların da anlatıldığı kitapta çok hayat ve hikayesi var. Bu arada Türkiye edebi yapıtlar bakımından olağanüstü bir okur kitlesine sahip biliyorsunuz. Amerika başta olmak üzere Batı ülkelerinde listeleri hep ''bestseller'' denilen, belli formüllerle üretilmiş eğlence kitapları ya da beyaz dizi kitapları kaplıyor. Bunlar Türkiye'de de var elbette ama yine de Konstantiniyye Oteli gibi edebi bir kitap dört ayda 200.000'e yakın yasal baskıya kavuşabiliyor ki bu müthiş. Zülfü Livaneli ile Konstantiniyye Oteli’ni konuştuk, tüm merak ettiklerimi sordum. Ancak biliyorsunuz eski bir siyasetçi de Zülfü Livaneli ve o’nu bulmuşken ülke gündemini de değerlendirmesini istedim. Ülkede gelinen son nokta, sebep ve sonuçlar üzerinden Türkiye nereye gidiyoru konuştuk… Buyrunuz, keyifli okumalar…



Büşra Sanay: Kitapla ilgili konuşmamıza geçmeden önce biraz gündem değerlendirmenizi isteyeceğim. Siyasi geçmişi olan biri olarak sormak isterim ki önümüzde duran bu Türkiye kaynayan Türkiye gündemini nasıl değerlendirişiniz?

Zülfü Livaneli: Ne yazık ki Türkiye bir ''vadesiz ölümler'' ülkesi oldu. Birtakım siyasi hesaplar uğruna bu ülkenin gencecik evlatları toprağa veriliyor. Ne yazık ki bu oyunu çok gördüm ben. İhtilal öncesi dönemlerde, ''şartlar olgunlaşsın'' diyerek gençler birbirine vuruşturulurdu. Parti liderleri her seçim öncesi kitleyi tahrik edici konuşmalar yapardı. Şimdi yine aynı oyun oynanıyor. Seçimin gereksiz ve anlamsız bir biçimde tekrarlanacak olması, akan kanın başlıca nedeni. Çünkü birbirine karşıymış gibi görünen güç sahipleri, bu ülkede Kürt sorununun barışçı bir yöntemle çözülmesini istemiyor.  Tek amaçları sivil siyaseti zayıflatmak.

ROMAN 4 SAAT İÇİNDE GEÇİYOR

Elbette temennimiz şu ki Türkiye’de artık gündem soğusun, sıcaklık dinsin ve barış ülkesi olsun.  Şimdi yine çok fazla okunan ve çok satanlar listesinde adeta yerini kaptırmayan son kitabınız Konstantiniyye Oteli… Diğerlerinden çok farklı bir eser var elimizde bu kez. Tek bir hikaye üzerinden gitmiyor. Yoğunluk çok. Bu fikir, bu kurgu nasıl çıktı ortaya?

Zülfü Livaneli: Başlangıçta salon yoktu fakat İstanbul’u anlatma fikri vardı. İstanbul’daki hayatı bugünüyle geçmişiyle anlatmak gibi bir şey. İstanbul’u anlatmak içimden geliyordu ama nasıl anlatacaktım. Bizans’ı var Osmanlısı var, gelmişi geçmişi var. Bunu nasıl anlatabilirim diye bayağı bir süre uzun uzun bir form düşündüm. Yaşar Kemal ile hep konuşurduk. Ben yazacağım kitapları o’na, o da bana anlatırdı. Bunu anlattığım zaman çok zor bir şey dedi. Hem İstanbul çok anlatıldı hem de değişik bir İstanbul romanı yazabilmek çok zor dedi. Kafamdakileri anlattım. Ama şöyle de cesaret verici bir şey söyledi. “Başarabilinir ise de bir tek sen başarabilirsin” dedi, yüreklendirmek için. Sonra bu kadar değişik insanın yaşadığı İstanbul’da Türkü, Kürdü, Rumelilisi, Romanı vs. bunların yarattığı bu kargaşayı, bir de Rumuyla, Ermenisiyle falan tamamıyla ve geçmişiyle anlatmak için ne yapmalıyım, bu kadar kopuk insanları bir araya nasıl getirebilirim diye düşündüm sonra aklıma böyle bir otel açılışı geldi. Otel açılışı şöyle bir imkan veriyor. Sonuçta açılış gecesi daveti bu ve hani magazin gazetelerinin tüm İstanbul buradaydı dediği burjuvazi orada oluyor. Dolayısıyla 300 kişinin girdiği bir durum oluşmuş oluyor. Ama bir yandan da hizmet edenler var garsonlar var, parkçılar var resepsiyoncular ve temizlik görevlileri var. Dolayısıyla toplumun bütün katmanlarına girebiliyorsun bu şekilde. Sadece zenginlerin hayatını anlatmıyorsun. Bu bana ilginç geldi ve bunları bağlayan ortak nokta, o otel ve o gece oldu. Aslında 4 saat içinde geçiyor bütün roman hem de birkaç bin yılı kapsıyor. O ölülerle konuştuğu için.

SONSUZ BİR KİTAP OLABİLİRDİ

-Yazdıktan sonra fazla olduğunu düşünüp çıkarmak istediğiniz bölümler oldu mu?

Kitabı ekşittim ben. Sonsuz bir kitap olabiliyordu sonsuza kadar yazabilirdim kitabı. O kadar çok insan hikayesi var ki. Ama bazı hikayeleri azalttım. Belli bir boyutu geçmesin diye. Çünkü 700-800 sayfalık bir kitap da olmasın istedim. Dolayısıyla bazı hikayeleri çıkardım. Hikayeyi ortaya çıkarmak anlamındaysa, bunlar beni zorlamadı. Hikayeler ardı ardına aktı geldi. Çünkü gerçeklikle kurgu arasında ilginç ilişkiler var. Mesela bu kitabı okuyanlar bazı kişilere gönderme yaptığımı zannedebilirler, ben de tam olarak buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum fakat Marcel Proust’un bir cevabını okudum.  Diyor ki romandaki kişiler tek tek kişileri anlatmıyor ama her kişide 8-9 kişi 10 kişi var diyor. Ben de bu romanı öyle algıladım. Doğru bir cevap. Onun için ben de onu kullanayım. 8-10 kişiden bir prototip yaratılıyor. Dolayısıyla birebir kişiler olmasa bile yaşayan kişiler hepsi de.
Roboskiden çıkıyor bilmem nereye gidiyor.

ROMANDA 40’TAN FAZLA KARAKTER VAR

-Hem çok yakın geçmiş hem çok uzak geçmiş var. Bir araya toplamak çok zor olsa gerek. Ne kadar sürdü toparlamak, olgunlaştırmak ve ortaya çıkarmak?

3 yıl kadar sürdü. Ben de içinde kayboldum bir ara. Nasıl bunları bir araya getirebileceğim diye düşündüm. Ama sonra sonunda toparlandı ve hepsi birbirine bağlandı. İlginç bir şekilde de akıyor orada. Bir de bir kere mekan birliği oldu. Bu mekanda hepsini bir yere getirmek enteresan bir kurgu sağladı. Bu tarz romanlar vardır. Mesela benim çok sevdiğim bir roman vardır. Mannhattan Transfer diye. John Dos Passos, o da böyle New York’u anlatır. Çok geniş Manhattan’ı anlatır. Çok değişik karakterlerle. Mesela bir başka yapıt da Hakses’ten. O’nun da ‘Ses Sese’ karşı diye bir romanı vardır. Dünyada enderdir ama bu tarz romanlar var. Çok karakterli. Bu romanda da 40’tan fazla karakter var. Ama tüm bunlar temel karakterleri engellemiyor. Mesela Zehra ile Emre’nin hikayesini okuyoruz tüm kitap boyunca. Diğer karakterler hep yan.

--Zaten kitabın şöyle bir havası var. Okuduğun zaman sanki film izliyormuşsun gibi. Mesela orada bir salon var bir sürü insanın hikayesi anlatılıyor. Ama öyle bir aurası var ki kitabın, ister istemez etraftaki bardak şıkırtıları, ışığın tonu gibi detaylar okuyucunun kulağına, gözüne geliyor gibi.

Doğru aslında çünkü oranın atmosferini anlatmaya çalıştım. Bir de bazı okurlar şunu söylüyorlar. Orada Johann Pachelbel çalıyor. Pachelbel kanon çalıyor başlangıçta. Bazıları da diyorlar ki biz o müziği açıp okuyoruz kitabı. O davette gibi hissediyoruz kendimizi diyorlar. Aslında bu bir burjuvazi eleştirisi. Bizde ki biraz sahte diyebileceğimiz ve tam oluşamamış burjuvazinin yaşam biçiminin bir noktada bir eleştirisi. Ve kitabın tamamına baktığın zaman şöyle bir şey çıkıyor. Altı yanıyor ülkenin.  Yoksullukla, cinayetlerle,  kadına karşı şiddetle, Roboski bombalamalarıyla falan altı yanan bir ülke ama üstte de böyle eğlendiklerini zanneden bir krema var. Onlar da orada bir alem yapıyorlar. Sonuçta bu manzara çıkıyor bütün kitaptan. Acı bir şey tabi. Ama bu edebiyatın görevi bence. Çünkü Flaubert, Educazione Sentimentale’de mesela  yeni gelişmeye başlayan burjuvazinin eleştirisini yapmıştı. Bütün dünyada bu tarz şeyler anlatılmıştır ama bizim burjuvazimiz çok romana girmemişti. Ama bu arada sadece burjuvazi de girmedi kitaba. Durum bütün katmanlarıyla var. Mesela Nihat ile Gül’ün hikayesi var. Maraşlı… Maraş faciasının üstüne olan olaylar anlatılıyor.

GEZİ ZATEN ÇOK GÜZEL ANLATILDI

--Evet çok acı ve maalesef hepsi gerçek. Gezi olayları var, Roboski var, Maraş olayları ve daha çokları… Geziyi neden daha detaylı anlatmadınız?

Geziye çok fazla girmedim. Çünkü gezi çok anlatıldı ve güzel de anlatıldı. Ben geziyle ilgili bir roman yazmak istemedim bu yüzden. Ama o yaşanılan olay kahramanlarımın yaşadığı yıllara damga vuran bir olay olarak onsuz olmazdı çünkü onların hayatlarına etki yapmıştı. Geziyi duymamış ilgisiz insanlar olamazlardı Zehra ile Emre tam tersine olayın içindeler.

TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK DEMEK TEHLİKEDE OLMAK DEMEK

-Türkiyenin kanayan ve dinmeyen yarası ve gittikçe artan kadın cinayetleri ile ilgili de bölüm var kitapta.

Var. O çok daha uzun bir bölümdü. Sonra ben onu biraz kısaltmak zorunda kaldım. Çünkü romanın dengesini bozuyordu. O zaten hepimizin kanayan yarası olduğu için bu konuyu işlerken kendimi durduramadım. Anlatacak çok şey var. Senin yaptığın röportaj gibi ensest gibi… Korkunç bir acı bu ve anlamıyorum bir ülke nasıl bu kadar sakin kalabiliyor. Bence bu bir alarm konusu. Bu bir herkesin ayağa kalkması ve acil durum anonsu yapılması gereken bir konu. Her gün öldürülüyor insanlar. Ne zaman açsak televizyonu bugün iki kadın öldürüldü, üç öldürüldü, dört öldürüldü, boşanmak istiyorlar eski kocaları ya da boşanmak istemeyenler öldürülüyor, abileri sevgilileri öldürüyor. Şu anda Türkiye’de kadın olmak demek tehlikede olmak demek. Gerçekten bir acil durum var ve niye toplum bu kadar sessiz ve niye bu konu bu kadar” olabilirmiş canım” gibi algılanıyor bilmiyorum. 2001 yılında Mutluluk romanını yazarken bu konuyu gündeme getirmek istemiştim sonra da mecliste bu konuda bir sürü çalışma yaptım ve Avrupa Konseyi’nde de çalışma yaptım fakat yeteri kadar gürültü koparamıyoruz. Mesela mutluluk çok konuşulan tartışılan bir roman oldu arkasından filmi yapıldı, hem televizyonda hem de sinemalarda oldukça çok izlendi. Başka arkadaşların da çalışmaları oldu fakat yeteri kadar gündeme gelmiyor bu konu. Herkes halının altına süpürüyor bu konuyu.

TÜRKİYE’NİN KADINLARI İŞKENCE ALTINDA

Cezalar mı yetersiz acaba? Ne yapılması lazım bu konuda?

Bir kere şöyle bir sakat bir anlayış var. Kızlara kadınlara biçilen “namus” anlayışıyla erkeklerin onuru birbirine bağlanıyor ve ister hakim ister parlamenter ister polis kim olursa olsun sonuçta bir yerde erkeğe hak verir gibi oluyor. Ve namusu lekelenmiş gibi oluyor. Yahu ona ne, adama ne. Namus varsa yoksa kadının meselesi. Bu kitapta anlattığım şey mesela çok acı ve bu oldu. Adam kızı vurdu ve kan kaybede kaybede ölmesini bekliyorlar. Bizim polis vara yoğa ateş açar, göstericilere ateş açar, yoldan geçenlere ateş açar fakat vurmuş kızı bıçaklamış o adamı bacağından vurmuyor kızı kurtarmak için. Hep beraber bekliyorlar orada. Film sahnesi gibi düşünün, yarım saat polislerle çevrili bir parkın içinde bir kadının kan kaybından ölmesini bekliyor herkes. Böyle bir mantık olabilir mi bunu nasıl yapıyorlar ben anlamıyorum. Bence Türkiye’nin çok sorunu var ama bir numaralı sorunu kadınlar. Türkiye’nin kadınları işkence altında.

Eğitimle alakası nasıl bu durumun? İyi eğitimli olmak çözüm mü?

Hangi eğitim? Okul eğitimi mi yoksa aile eğitimi mi geleneksel eğitim mi? Maalesef şiddetle iç içe ve şiddet sarmalına gömülmüş durumdayız. Bir kere kadınların da suçu var, anne olarak suçu var bu konuda çünkü erkek çocuklarını böyle yetiştiriyorlar. Aslan oğlum, sünnet düğünleri, onun erkekliği sanki bir marifet bir üstünlükmüş gibi erkeklik organı bir silahmış gibi. Gene kitapta anlattığım gibi. Bu sıralarda televizyonlarda çok çıkıyorlar tak tak ediyor amcası oğlumun tabancası… Çocukken tak tak ediyor amcası dedikleri sonra da tak tak edip vuruyor. Bu bir hak gibi, benim malım gibi. Bu bir kadın ben bunun sahibiyim ben bunun her şeyini yaparım namusumu lekeledi falan. Toptan bir zihniyet değişikliğine ihtiyacı var Türkiye’nin. Bu şekilde ne medeni olunur ne Avrupa’yla birleşilir hiçbir şey olmaz.
Bir de hunhar şekilde öldürülenleri duyuyoruz. Bu sene mesela ilk altı ayda 90 bin kadın şiddet gördüğü için başvuruyor. Bir de başvurmayanları düşün. Gerçekten toplumsal bir cinnet hali. Ciddi bir sorun. Ama insanlar diğer sorunları konuştuğu kadar bunu konuşmuyor. Kadın üzerinden yürütülen bir şiddet var Türkiye’de. Ve bu beni son derece rahatsız ediyor ve hemen hemen her romanımda da var zaten.

Ne olursa olmaz?

İndirimlerin kalkması lazım. Ben Özgecan olayından sonra birkaç hafta gerçekten sinir haplarıyla yaşadım. Kendi çocuğuma bir şey yapılmış gibi. Toplum, yargı, parlamento engel olmuyor. Polis de. Kim engel olacak. Bir şekilde herkes kendini koruyacak. Biber gazı kullanmak da suç... Yıllarca parlamentoda hafifletici unsurların kaldırılması için çok uğraştım. Masum kızlar üzerinden yürütülen gelenek olmaz olsun. Yamyamlıkta bazı kabilelerin gelenekleriydi. Saygı göstermek zorunda mıyız ona da? Türkiye bu kadar cinayetin işlendiği bir ülke değildi. Giderek artıyor tırmanıyor ve kadına karşı da tırmanıyor ve esas tehlikeli olan bu.

Mesela öldürme şekilleri de değişti. Önceden kurşunlanır, bıçaklanır cinayetler işlenirdi? Fakat şimdi eller kesiliyor, kafalar ve bedenler yakılıp yok ediliyor? Adli tıp programları ve bu tarz filmlere çok mu yer veriliyor acaba?

1995 yılında Milliyet Gazetesi’nde bir kampanya yapmıştım. Televizyonlardaki şiddete karşı kampanya... Bir ayda 400 bin imza topladık. O dönemin cumhurbaşkanı Demirel’e ve RTÜK başkanına ve parti liderlerine bu 400 bin imzayla başvuru yapmıştım televizyonlarda şiddetin azaltılması için. Çünkü bir çocuk büyürken 5-10 bin cinayet görerek büyüyor. Testerelerle kafalar kesiliyor, gözler oyuluyor, video oyunları var her türlü işkencenin olduğu. Bununla yetişen bir çocuğun ne yapacağı zaten belli. Bunlar aslında kültürel meseleler, toplumun kültürü, ahlakı ve toplumun nasıl yöneldiği ama bunu anlayacak politikacılar yok ortada. Bunu yönlendiremiyorlar. O zamanlar Show TV başta olmak üzere biz bunlara uyacağız dedi. Şiddeti azaltacağız diye ama maalesef yok. Bir yerde sigara dumanı bir bira görülüyor flulaştırıyorlar arkasından gayet açık seçik gözler oyuluyor kafalar baltalarla ikiye ayrılıyor. Bunlar sakıncalı değil. Tamamen sapıklık yaşıyoruz. Dur denilemiyor çünkü toplum şiddetle müthiş yoğuruluyor.

TÜRKİYE BÜYÜK BİR AHLAKİ ÇÜRÜME YAŞIYOR

Acaba eskiden de bu kadar vardı ancak sosyal mecra ve ya da her yerde bu kadar kameralar olmadığı için mi bilinmiyordu ve ortaya çıkmıyordu?

Hayır yoktu. Ben Ankara’da maarif koleji deniyordu o zaman TED’de okuyordum ve ben orada ilkokul sondayken bir olay çıkmıştı. Bir küçük kız çocuğu kaçırılmıştı kayıp kız Ayla. Türkiye üç ay dört ay gazeteler sürekli bundan bahsetti, gözyaşı döküldü. Şuan düşünebiliyor musun bir küçük çocuk kaybolmuş Türkiye’de. Duymaz bile kimse bu kadar olayın arasında. O dönemde olay yoktu. Ben mesela orada okula giderken bütün arkadaşlarım servis bilmez yarım saat yürüyorduk, bulvarlar geçiyorduk, tek başımıza okula gidiyorduk ve başımıza bir şey gelmiyordu. Bir çocuk kaçırıldı diye üç ay dört ay Türkiye gözyaşı döktü.  İki cinayet işlemiş biri vardı ve bilmem ne canavarı yakalandı diye çıkardı.  Türkiye çok daha masum bir ülkeydi. Kurban bayramları böyle değildi. Bir yerlerde kurbanlar kesilirdi ama bu kan banyosu şeklinde olmazdı. İstinye koyu kırmızı, develer kesiliyor, boğalar ayakları kırılıyor kaçmasın diye.  Yani toplumdaki şiddet bu şekilde dışarı vuruyor. İşte bu nerede dışa vuruyor. Gençliğin en çok seyrettiği Kurtlar Vadisi’nde, hayvanlara yapılan eziyetlerde dışa vuruyor, kadınları gerçekten dövülecek, sövülecek, öldürülecek insanlar olarak görerek ortaya çıkıyor. Tam şiddet toplumundayız. Türkiye’nin sokakları korkutucu değil mi? Türkiye büyük bir ahlaki çürüme yaşıyor. Ve bundan nasıl kurtulacak bilmiyorum. Benim babam Yargıtay başkanıydı ve Yargıtay da tek makam arabası vardı o da başkanın arabasıydı. Siyah bir arabaydı. Gelirdi babamı bırakır giderdi. Ben, kardeşlerim ve annem o arabanın içini görmedik şoförünü bile tanımadık. O giderdi sonra biz de bir yere gideceksek otobüs durağına gider ve otobüse binip giderdik. Babama söyleyemezdim bile bu arabanın içi ne renk diye. Mümkün müydü böyle şeyler? Babamlar Cumhuriyet nesilleriydi, biz yeni temiz güzel bir ülke kuruyoruz idealleriyle ortaya çıkmışlardı.

İSVEÇLİ ZENGİN İÇİNE KÜRK DIŞINA PARDESÜ YAPAR DA GİYERDİ

Kitapta da onu anlatıyorum. Kitap aslında acı bir kitap. Kitaptaki insan hikayelerini okuduğun zaman o Garip’in hikayesi, hırsız çocuğun hikayesi, o surlarda yaşayan ya da Maraşlı kızın hikayesi, e bütün bunları gördüğün zaman yanan bir toplum var ortada. Ama nedense artık basında bunu göz ardı ediyor. Kimse görmüyor bunu. Basın, televizyonlar sanki herkes bir eli yağda bir eli balda. İtalya’daki lokanta mı iyi yok efendim dünyanın en iyi lokantası bilmem neredeki mi iyi diye bir türedi Türkiye’de. Eskiden Hacı ağa denilen ve ayıp olan, hani parası çokta Hacı ağalık yapıyor gibi algılanan ve ayıplanan insanlar bunu şimdi iftiharla göstermeye başladı. İsveç dünyanın en zengin ülkelerinden bir tanesidir biliyorsunuz. İsveçli zengin çok soğuk olduğu için kürk giymek isterse, dışını pardesü içini kürk yapar giyerdi. Isınmak istiyor ama öyle bir zenginlik gösterişi yapmak istemiyor. Herkesin arabası, gittiği lokanta aynı… Türkiye de öyle bir toplumdu. Görgüsüzlük sonradan görme diye ayıplanan bir şey vardı, rüküşlük, Hacı ağalık. Ama şimdi herkes Hacı ağa, sonradan görme ve rüküş… Ben çok rahatsızım bu toplumdan ve benim kitaplarım bunu anlatıyor aslında, tüm bu tedirginliklerimi ortaya koyuyor.

Kitapta çok güzel anlatıyor ve çok fazla hikaye var. Her hikayeden bir kitap çıkabilir aslında.  Ne kadar yoğunlukta hikayeler ve yaşantılar içerdekiler…

Yoğun evet ve o yüzden okurlarımın bu kitabı ikinci kere okuyanlarını çok tercih ederim, iki kere okumalarını. Çünkü mutlaka bir şeyler kaçırılıyor. Kaçırmamaya imkan yok çünkü çok fazla yoğunluk var kitapta. O yüzden bir de bilgilerde var. Ve ikinci kez okuma sabrını gösterirlerse belki daha farklı noktalara varır.

Peki kitapta şifreli bölümler var mı? Çünkü okuyucunun aklına geliyor bence fakat belki çok üstünde mi durmuyor hikayenin akıntısına kapıldığından. Var mıdır?

Romanın ''Edebi ve Ebedi Hayaletler'' adlı bölümü edebiyat tarihimize bir saygı duruşu gibidir. Orada yer alan karakterler, büyük yazar ve şairlerimizin müstear isimleridir. Gönül isterdi ki bu ülkenin edebiyatını seven yazarlar, eleştirmenler bu konuyu ele alıp, Orhan Selim adını kullanan Nazım Hikmet'ten, Üsküplü Agah  adıyla yazan Yahya Kemal'e kadar edebiyatçılarımızı incelesinler.

Bence zaten tekrar dönüp dönüp bakılması kitaplar yazıyorsunuz. Mesela diğer kitaplarda hikayeler var çok çevreli çok sokaklara giriyor ama burada gerçi tüm kitaplarında olduğu gibi çok detaylar var. Şu yazarın şöyle bir kitabında geçen şöyle bir söz var, dünyanın şurasındaki yerde şurada yenen yemekteki tuzun maddesi var kitaplarınızda mesela. Bunlara yer vermenizin özel bir anlamı var mı? Niye bu kadar detay?

Şimdi bir kere detaylar inandırıcı ve hayatı anlamlı kılıyor. Biz detaylarla yaşıyoruz. O detaylar gerçi bu kitapta isim ya da marka vermedim ama onlar bile zaman zaman etkili olabilir. Mesela bir ülkeye gittiğinde o ülkenin atmosferini yaratmak faydalı olabilir. Bence bir kitap, bir roman bir kere klimayı hissettirmeli, oradaki kokuları hissettirmeli, oradaki sesleri hissettirmeli. O zaman içinde yaşıyor gibi oluyorsun yoksa dışında kalıyorsun kitabın. Benim yazdığım kitaplar okumaktan zevk aldığım kitap tarzında. Ben böyle kitapları zevk alarak okuduğum için ben de öyle yapmaya çalışıyorum.

Yine kitapta bir sıkıntı ki Türkiye’nin bir sıkıntısı,, eskiden böyle değildi en azından benim küçüklüğümde de böyle değildi, belki de bu anlamda son jenerasyonum bilmiyorum. Gençlerin konuşma tarzları, onlara çok takıldım…

Öyle konuşuyorlar. Esencılıs mesela bu lafı bilmiyordum. İnceleme romanı yazarken duydum. Esenle başlayan mahallelere Esencılıs diyorlarmış. Elime konuşlar var. Gençlerin durumu da ilginç.

Peki bu noktada tavsiye var mı gençlere?

Tavsiyeden nefret ederim aslında. Ama kitap okumak, bundan daha iyi bir öğretmen yok. Çünkü kitap okumak, insanın kafasını bütün kimliğini benliğini dünyanın geçmişine dayaması demek. Platonla, Balzac ile sohbet edebiliyorsun. Dostoyevski ile konuşabiliyorsun. Bunların hepsi arkadaşın oluyor. Ve en gizli duygularıyla arkadaşların oluyor ve böyle raflarda duruyorlar. Dünyanın en zevkli şeyi bu. Eğitim dediğimiz şey de kitaplardan ibaret.

Mesela Marcus’un bir cümlesi geçiyor kitapta ve insan merak ediyor o cümlenin peşine düşüyor. Onun eserlerine bakıyorsun sonra diğerinin…

O da sana başka kapı açıyor. Mesela Borges benim çok sevdiğim yazardır. Arjantinli. Cenneti sonsuz bir kütüphane olarak tasvir ediyor. Cennet diyor sonsuz bir kitaplıktır. Benim için de öyle. Hayatım müzikle çok geçti fakat beni her şeyden mahrum bıraksınlar ama mahrum bırakılmak istemeyeceğim tek şey kitaptır.

EGO, HIRS, PARA ALAY EDİLECEK ŞEYLER

Peki Zülfü abi bu kitapta okuyucuya tam olarak ne vermek istedin? Her biri ayrı hikaye ayrı hayatlar ama ortak bir nokta var mı? Hangi fikirle çıktın yola?

Şununla çıktım. Şehirlerin ruhu var hele İstanbul gibi kadim şehirlerin ruhu çok güçlü ve bunu hiçbir ideoloji hiçbir dönem değiştiremiyor.. İstanbul Bizans iken de İstanbul’du, Roma iken de böyleydi Osmanlı iken de böyleydi ve Cumhuriyet döneminde de böyle. Hep aynı olaylar oluyor. 500’lü yıllarda Nika Ayaklanması oluyor, geliyorsun bu devirde Gezi oluyor. Gene entrikalar büyük servetler, gene erotik bir çılgınlık, kavgalar, iktidar kavgaları… Hiç değişmiyor. Her kuşak aynı şeyi yaşıyor aslında. Onun anlamsızlığını biraz göstermeye çalıştım. Bunun için de tabi zenginleşmek ve iktidar sahibi olmak isteyenlere de bunun ne kadar saçma sapan olduğunu göstermek istedim. Benim aslında hayatımın temelinde otoriteyle bir problemim var. İktidar anlayışıyla. Engereğin Gözü de öyleydi mesela. İlk romanımda iktidar çevresindeki insanların o ateşe yaklaştıkça yanacağını bildiği halde ateşten ayrılamayan pervaneler gibi onun çevresinde dönmelerini anlatıyordu. Bugün de böyle. İnsanlardaki bu güç, hırs, para, daha zengin olmak, üstün olmak, sonsuz ego, bunlar anlaşılacak gibi şeyler değil. Sonuçta bunların alay edilecek şeyler olduğunu anlatmak istedim bu kitapta. Çünkü ölüler de konuşuyor bu kitapta. Şimdi bir de İstanbul’da yürürken hep unutuyoruz. Bir de buranın altı var. Altında neler var. Justinyen dediğimiz burada yatıyor. Thedora dediğimiz burada yatıyor, Fatih’le koyun koyuna yatıyorlar. O da kendini oraya gömdürdü. Konstantin burada yatıyor. Onlar bu şehrin insanları ve buradalar.
Biz nedense geçmişi ve geleceği yok gibi, sadece şuanı algılıyoruz ve bu kadar. Ve kendimizi buralara egemen hissediyoruz. Halbu ki çok ateş böcekleri gibi bir yanıp sönüp göçüp gidiyoruz.

Konstantinyye mi Konstantiniye mi? Çünkü bu da ayrı bir tartışma konusu oldu. Nasıl aydınlanmak gerekir?

Karar vermeye çalıştık ne yapalım diye nasıl yapalım diye. İki -y ile yazmak daha doğru galiba çünkü eski İstanbul paralarında, yazılarında öyle yazılmış. Halil İnalcık aradı konuştuk. İsmi ilgimi çekti dedi, ondan da yorum alırız ama doğru olan iki -y ile yazılan geldi bana.

Sevdiğin on kitap ve neden sevdiğin…

Çok sevdiğim romanlar var ama vazgeçilmez olanlar...
Modern romanı başlatan Donkişot arada birkaç yılda bir tekrar tekrar okuduğum kitap.
Binbir Gece Masalları... Dünya edebiyatının bence temellerinden biri. İnanılmaz bir hikaye içinde hikaye, kurgu, anlatım ve batı edebiyatını da şaşkına çevirdi elbette.
Hepimizin sevdiği Rus klasikleri var. Dostoyevski, Tolstoy ve Gogol, onlar önemli.
Borges ve Marquez’i seviyorum. Bizim zamanımıza yakın yazarlar içinde Marquez’in çok olağan üstü ayrı bir yeri var. Dönüp dönüp okuyorum.
Yazı stili olarak Vladimir Nobokov. Muhteşem bir dili ve üslubu var.
Ve Marcel Proust yine üslup olarak baktığımızda…
Tabi hiçbir yazarı taklit edemezsin. Hepsi bunların kendine özgü insanlar. Kendi kendilerine çıkmışlar ve kendilerine ait bir dünya yaratmışlar. Bunlardan etkilenebilirsin. Bizim Sait Faik gibi, Yaşar Kemal gibi… Kendi dünyaları var. Mesela Yaşar Kemal’i taklit ettiğin zaman taklit olur Yaşar Kemal olamaz. Çünkü o, onun dünyası. O nedenle hiçbir genç yazarın daha usta yazarlara öykünmemesi, kendi sesini bulması gerekiyor. Nasıl herkesin yüzü, parmak izi ayrı sesi de ayrı.

OKUYUCU BU KİTABI KAFASINDA FİLME ÇEKER

Peki bu kitap film olabilir mi?

Zor… -Bu kitaptan film olmaz çünkü zaten kitap uzun ve hikayelerden iyi film oluyor. Uzun hikayeler bir filmin ölçüsüne iyi geliyor. Ama mesela Mutluluk film yapılırken de kesilmek zorunda kalındı bazı sahneler. Hele bunda öyle çok hikaye var ki bundan olsa olsa 30 hikaye falan çıkar. Bir film çıkmaz. Bu film olamayacak kitaplardan biri. Serenat güzel film olur ama bu film olamaz bence. Çünkü okuyucunun kendi kafasında filme çekmesi gereken bir kitap. Bir de tabi burada Zehra ve Emre karakterleri deyim yerindeyse onlara şefkat duyuyorum. Çünkü zor toplumda yaşıyorlar. Zor toplumdayız. Herkesin iş yerinde problem var. Rekabetler, egolar, yanlış anlamalar, yükselme… Küçücük bir pasta paylaşılıyor aslında. Nüfus çok. Okuyan kesim çok ve bunların yapabileceği iş sayısı çok az. O yüzden birdenbire birbirine düşmeler oluyor. Zaten stresli bir toplum. Aile içi problemler, maddi problemler zaten zor bir hayat ve insanlar zor dayanıyor. Hele yeni bir hayat kurmak zorunda olmak zorunda olan insanlar zor dayanıyorlar ve çeşitli şeyler çıkıyor. Zehra’da da Emre’de de olduğu gibi.

Kafa olarak çok gitmeler gelmeler yaşanıyor. Normal mi?

Çok psikozlar içindeler ve normal. Ve ben genellikle öyle görüyorum çok umutsuzluk var ortada. Eski geleneksel toplumlardaki gibi şunu bunu yapar evlenir çocuğu olur emekli olur vs ama bu hayatlar kalmadı. Ben hayatta ne yapacağım çırpınmaları içinde artık insanlar. Toplumun referansları değer ölçüleri kayboldu. Ve referansın kaybolması demek bir geminin pusulasının denize düşmesi demektir hem de fırtınanın ortasında. Pusulan yok bilemiyorsun. Ya da hızlı akıntıya kapılmış gibi nereye tutunacağını bilemiyorsun ve sürükleniyorsun. Hepimiz sürükleniyoruz bir yere doğru ve bulduğun dal parçasına tutunuyorsun orası tarikatsa tesadüfen tarikatçı oluyorsun. Orası bir örgütse örgütçü oluyorsun. İşte herkes tutunmaya çalışıyor ama genel olarak kitle akıyor.

Kişiler arasında  aslında çok ağır ayrımlar da var ve sanki o şekilde birbirini kaldırmak kolay da değil artık… Ne dersiniz?

O kadar kültür farklılıkları var ki kutuplaşma var ki bu toplumda. Yani artık insanların birbirini çekici bulması yetmiyor. Bin tane parametre bir araya gelecek uygun koşullar oluşacak maddi koşullar oluşacak da evlilik olacak çocuk olacak mutluluk olacak.  Özellikle kızlar için zor. Kızların evlenmesi kitapta uzun uzun anlattığım gibi çok zor.
Çünkü doğruyu bulmak ya da koşulları yaratmak kolay değil günümüzde.
Bir de zaman baskısı var.
Ama geleneksel toplum sarsılınca, bir dünya çöküyor, eski dünya çöküyor yeni bir dünyada kurulamadı. Tam onun o geçiş noktasındaki sarsıntıları yaşıyoruz biz. Hepsi bunun göstergeleri. O cinayetler, dolandırıcılıklar, eski dünya gitti yeni dünya da gelemedi.
Bu bilgilendirici ve sıcak röportaj için Zülfü Livaneli’ye çok teşekkür ediyorum.