2 Mayıs 2016 Pazartesi

Nihan İnan: "Enstrümanımı vücudumda taşıyorum" - CNNTÜRK

Genç soprano… “Enstrümanımı vücudumda taşıyorum…”

Nihan İnan… İlk dinlediğimde tüylerimi diken diken eden ve gözlerimi yaşlara bulayan o sesin sahibi 25 yaşında, lirik soprano. Aynı zamanda Nazım Hikmet Korosu’nun genel koordinatörlüğünü yapıyor. Tam bir Anna Netrebko hayranı… Bu arada albüm hazırlığında. İlk olarak babası keşfetti müzik kulağını, sonrasında ise öğretmenleri duydu yeteneğini. Dünyanın çeşitli yerlerinde konserler verdi. Ünlü müzisyenlerle aynı sahneyi paylaştı. Enstrümanımı vücudumda taşıyorum diyor Nihan.. Peki başarıyı nasıl yakaladı? Nasıl tecrübeler edindi, Türkiye’de operaya bakış nasıl? Ve sahnede en heyecan duyduğu zamanlar hangileriydi üstelik hayalindeki sahne neresi.. Hepsini konuştuk. İşte genç yetenek Nihan İnan’ın hikayesi…




“Çocukluğum hoparlörlerin altında uyuyarak geçti”

25 yaşındasın ve mesleğinde güzel de bir noktadasın. Başarıya nasıl ulaştın?

1990 doğumluyum.. 98 yılında konservatuara başladım yarı zamanlı ve Uludağ Üniversitesi'nde de viyola bölümünü kazandım. Sonra ortaokulda tam zamanlı bir girdim konservatuara üniversiteden mezun olana kadar konservatuardaydım. Lisede İstanbul Üniversitesi’ne geçtim, oradan mezunum. Viyolayı o dönem bırakıp opera bölümüne geçtim. Operadan mezunum.

Nasıl bir çocukluk geçirdin ve neden opera?

Enstrümanımı çok seviyordum ve bırakmak gibi düşüncem yoktu. İlk aşk babam ve halamdan geldi. Babam udi ve aynı zamanda şarkı söyler. Halam da solisttir. Hatta babamla halamın Ses Dergisi’nde afişleri falan yayınlanırmış. Babam bir tesiste müdürlük yapıyordu ama aynı tesisin müzisyenliğini de yapıyordu. Makine mühendisiydi ama diğer taraftan müzikten hiç vazgeçmedi. Çocukluğum babamın konserlerinde hoparlör altında uyuyarak geçti.

“Mükemmeliyetçiyim, o yüzden …”

Peki sendeki cevher nasıl fark edildi?

Babamla abim bir gün evde bir şarkı kaydetti. Fakat ben bir şeyden hazzetmemişim. Meğerse şarkının o yerinde bir akort, olması gerekenden farklı, yanlış basılmış. Babam dedi ki; demek ki senin kulağın iyi, gel kızım dedi ve beni oturttu koltuğa kulak sınavı yaptı. Çift sesler tek sesler diye. Ve sonra beni konservatuara götürmeye karar verdiler. İkinci girişimde kazandım.

Enstrümanını bu kadar sevmene rağmen neden bıraktın? İkisini aynı anda yürütemiyor muydun?

Tek bir profesyonellik alanı seçmeyi, kendime daha uygun gördüm. Hem viyolada hem şarkıda, ikisinde mükemmelliyetçi olamazdım. Öbür türlü iki şeye birden eşit değeri vermeye çalışmak beni mutsuz ederdi. Ama tamamen bırakmış değilim, evde çalıyorum.

“Kelime söyleyecek olmak daha baskın geldi”

Operaya geçişin nasıl oldu?

Lisedeyken öğretmenlerim, viyolayı da güzel çalıyorsun ama güzel de söylüyorsun,  gel sana bir de solo söyletelim dediler ve operadan bir aria söylettiler.

Karar vermekte zorlandın mı?

Aslında bir gecede karar verdim. Çünkü, şarkı söylemeyi hep çok sevdim. Viyolayı da çok seviyordum ama kelimeler daha büyülüydü. Viyola çalarak insanların hayal dünyasında bir şey canlanmasına sebep oluyordum ve bu çok güzel bir şey. Ama kelime söyleyecek olmak bana biraz daha baskın geldi. Enstrümanla bunu yapabilmek çok büyük profesyonellik gerektiriyor. Ve öz eleştiri olması gerekirse eğer, o kadar da iyi bir viyolacı olamayacaktım. Bence ben bir şarkıcı olarak, daha iyiyim. O yüzden operayı seçtim.

Peki ailene anlattığında ne dediler?

Babama anlattım önce. Nasıl mutlu olacaksan öyle olsun, otur kendi kararını ver ve ben seni destekliyorum dedi. Babaannem de, arkada bir sürü adam bir sürü şey çalıyor ama önde bir tanesi söylüyor neden bir tane olmayasın dedi.

“Kendimi hep yarışmalarda denedim”

Sonra yarışmalar geldi ardı ardına muhtemelen? Neler kattı yarışmalar sana?

Evet kendimi denemek için yarışmalara girdim ve çok şey öğrendim. Çok insanla tanıştım, çok şehir gördüm ve arkadaşlarım oldu. Kulisin heyecanına, başkalarının heyecanına şahit olmak gibi tecrübelerim oldu. Bence zaten insan hep kendini denemeli. Yarışma, ne üzer, ne sevindirir aslında. Sadece kendini denersin, sahne deneyimi kazanmak, performansı deneyimlemek, ben yoruluyor muyum bu kadar şeyi arka arkaya söylediğim zaman acaba tıkanıyor muyum, sıkışıyor mu acaba sesim diye bakarsın. Şuan hala yarışmaları takip ediyorum.

Nerelerde çalıştın?

The Schleswig-Holstein Music Festival’inde 3 yıl çalıştım. Her yıl farklı ülkelerde 500-600 konser yapan bir festival. 2011 de Türkiye’ye geldiler ve onların koristi oldum. İnternasyonel bir koro oluşturuyorlar. Oturuyorsun solunda İsrailli, sağında Amerikalı biri var. Ve öyle ki bütün kavgaların sona erdiği bir yer orası.

Sesin açısından zorlandığın zaman oldu mu?

Evet. Festival kapsamındaki ilk konserin yapılacağı zaman sesim kısıldı. Meğer sesimi o kadar gereksiz kullanmışım ki, sesimi itmişim. Çünkü o bilinç yok. Yaşım genç, daha öğrenciyim. Ben de provaları gözlerle takip ettim. Sonra anladım bir koroda nasıl şarkı söylenir, nasıl kendini yormazsın.

“Sesin uyku halini üzerinden atması gerek”

Konserlere nasıl hazırlanıyorsun? Her sabah kalktığında sesin için yaptığın bir şey var mıdır?

Konser ya da prova varsa, en az 4 saat önce uyanıyorum. Vücudun açılması gerekir. Ses teli bir kas. Uyanması ve yorgunluğu atması gerekiyor. Muhakkak 4-5 saat öncesinde uyanmış, yemeğimi yemiş, kendime gelmiş kahvemi içmiş olmam gerekiyor.

Peki heyecanın doruklarda olduğu sahnen hangisiydi? Kiminle aynı sahneyi paylaşınca yaşadın bunu?

Benim için bir numara Fazıl Say ve ardından en heyecanlandığım isim Andrea Bocelli oldu.

Fazıl Say ile yollarınız nasıl kesişti?

Fazıl bey geniş ranjlı, dramatik soprano gibi biriyle çalışmak istiyorum kim olabilir diye sormuş etrafına. O ona, o ona derken, bir şekilde işin ucu bana geldi. Öğrenciydim o zaman. Ve öylece tanışmış olduk.  Fazıl Say ile ilk provada da sanatın hem çok büyük bir disiplin hem de çok büyük bir hoş görü gerektirdiğini öğrendim. 

Zor mu Fazıl Say ile çalışmak?

4 yıldır birlikte çalışıyoruz. Fazıl bey her zaman da gençlere destek oluyor, önerilerde bulunuyor, bir şeyi beğenmediğinde de beğendiğinde de söyler. Onunla çalışmak çok öğretici ve keyiflidir.

“Hamburg Operası beni büyüledi”

Birlikte sahnedeyken, neyi seslendirirken insani açıdan da deneyimin arttı?

Sivas katliamını biliyorum, okudum ama Metin Altıok’un kızıyla göz göze gelip Metin Altıok’un şiirini söylemek biraz değişik oluyor. Behçet Aysan’ın kızıyla konserlerde göz göze gelip “ben bilirim, bu acı bizim ora işi hançer acısı, tanıdım acısından Sivas işi” demek insanı garip yapıyor. Her seferinde boğazım düğümleniyor. Fazıl Say öyle bestelemiş ki bu eseri, üçüncü bölümde öyle bir şey yapmış ki yanıyoruz, hep beraber yanıyoruz. Sahne yanıyor, o müzik yanıyor. Oradaki insanlar yanmış ve biz de yanıyoruz söylerken. O yüzden benim için muhteşem ve kalıpları kıran bir deneyimdi. Ufkumu genişletti.

“Neden Urfa’da opera yok”

Türkiye’yi yurt dışındaki klasik müzik dinleyicisiyle kıyaslarsan ne söylersin?

Türkiye’de de çok iyi kemik klasik müzik dinleyicisi var. Özellikle Avrupa’da bu heyecan toplumun çok büyük bir yüzdesine sirayet etmiş, bizde çok küçük yüzdesinde kalıyor. Mesela neden sadece büyük şehirlerde opera var. Almanya’nın en küçük şehrine kadar operası var, yoksa müzik festivali var ve o da yoksa çok iyi bir konservaturı ve konser salonu var. Bence problem bu. Niye Urfa Devlet Opera ve Balesi yok. Samsun’da var ama neden Trabzon’da yok. Yaygınlaştırılmalı.

“Türkiye’de opera sanatçılığı bağırmak oluyor”

Senin yolundan yürüyenlere ne tavsiye edersin? Ben şunları yaptım siz yapmayın dediğin ne var?

Hırs güzel ama küpüne zarar vermedikçe. İnatçı olmak gerek. Olmadıysa bir daha denemek gerek. Sosyal medyada klasik müzik sayfaları var, yarışmaları takip etsinler, katılsınlar, jürinin yorumlarını alsınlar. Mesela katıldığım yarışmada Hamburg Operası’nda iki aria söyledim. Muhteşem bir deneyimdi. İster istemez kafamı yukarı kaldırıyorum o işlemeler, balkonlar öyle güzeller. Tamam sonra almadılar beni, almasınlar ama ben oraya çıktım ve şarkı söyledim. Orada şarkı söylemenin nasıl bir şey olduğunu biliyorum ve bu beni daha hırslı yapıyor.

Operacısın ve Türk operacılar ülkelerinde kendilerini nasıl hissediyor?

Değer görmeye layık olmadığımızı düşünüyoruz kimi zaman. Kendimizi bu hissin içinde buluyoruz. ister istemez. Biz biraz böyle hissediyoruz. Olmakla olmamak arasında kalıyoruz. Türkiye’de sanat yine belirli bir kitle tarafından desteklenirken, kendinizi prensesler krallar gibi hissederken, bir güruh tarafından da tamamen şarkıcılık ve opera sanatçılığı bağırmak oluyor. Ne hissedeceğimizi şaşırıyoruz. Konserlerde alkış kıyamet, ama ortamlarda a siz o bağıranlar mısınız diyorlar. Bir insan opera sevmek zorunda değil ama saygı duymalı.

Ambiansından en çok etkilendiğin sahne hangisiydi? Ve en iyi izleyici neredeydi?

Tayvan’da konser verdiğimiz yerde arkamı döndüğümde dağlar, ortasında şelale, aşağısı uçurum, üstümüzden köprü geçiyor ve altında şarkılar söyledik. Doğa inanılmazdı. Fakat Berlin ve Hamburg sahneleri çok etkileyiciydi. Yarışma için gitmiştim ve seyirci olmamasına rağmen etkisi çoktu. Seyircili olarak ise 2015 TİM Maslak’ta seyirci çok tatlıydı ve sahneye çiçek attılar, çok mutlu oldum.

Nerede konser vermek istersin?

La Scala da tabi ki. Fakat Türkiye’de kadro sınavı açılsın ve ben burada bir operaya gideyim. Babannem gelsin beni izlemeye, kendi dilimi konuştuğum insanlarla, mezun olduğum arkadaşlarımla aynı sahneyi paylaşmak istiyorum.

Türkiye'de klasik eğitim noktasında gördüğün eksiklikler var mı? Yurt dışına gittiğimizde tökezleyebiliyoruz dediğin.

Dil eksiğimiz var. Kendi çabanı göstermezsen okulda iyi dil öğrenemezsin.

Sürekli taşıdığın bir enstrümanın var nasıl hissettiriyor bu?

Sesin bir limiti var. Benim sesimin limiti var ve ben bunu biliyorum ve bu, benim enstrümanım ayrıca alışkanlıklarını biliyorum. Hangi gün iyi söyler hangi gün kötü söyleyebiliyorum. Herkes kendi enstrümanını bilir. Enstrümanımı vücudumda taşıyorum. Kemancı arşesini reçineliyebilir tellerini değiştirebilir ama ben maksimum ıhlamur içebilirim.